Dağılan Osmanlı ve Kürtler
Birinci paylaşım savaşında Osmanlı devletinin müttefikleriyle beraber resmen yenik sayılmasıyla beraber, Osmanlı devletinin paylaşılmasını kabul eden antlaşmayı imzalaması, Kürtler açısından da yeni bir dönemin başlangıcı oldu. 30 Ekim 1918 Mondros mütarekesiyle Ermeni ve Kürtlerin statülerinin gündeme gelmesi ile beraber Kürt hareketinde de ciddi bir hareketlenme oldu.
1918 yılında kurulan Kürdistan Teali Cemiyetinin İstanbul başta olmak üzere, Kürdistan’da da örgütlenme girişimleriyle beraber Kürt hareketleri, Kürdistan’a kaymaya başlarlar. Osmanlı içinde Bağımsız Kürdistan istemiyle ortaya çıkan Kürt egemenleri hem Osmanlı ilişkilerini sürdürmüş, hem de İngiliz ve Fransızlarla bağlantılarını sürdürmüşlerdir. Ağırlıkta Osmanlı bürokratı olan bu kesimler, her iki ilişkiyi sürdürmeye devam etmişlerdir. Kendilerine özgüven yoksunluğundan dışarıya dayanarak güç olmayı düşünmüşlerdir. Ancak bu dönemde Kürdistan topraklarında büyük bir kısmını içine alacağı varsayılan Ermeni devletinin kurulacağı korkusu, Kürt egemenlerinin ve halkın çoğunluğunun, “Osmanlıyı kurtaracağım” diye ortaya çıkan M. Kemal’i desteklemelerine götürür.
Kaldı ki; Hamidiye alayları gelişen Ermeni milliyetçiliğine karşı, Osmanlı kışkırtıcılığıyla katliam yapmaktan çekinmemişlerdir. Osmanlının son dönemlerinden başlayarak geliştirilen bir ilişkinin devamı olan bu tavır “gâvura karşı Müslüman milletinin birlikteliği olarak geliştirilmiştir.”
“Türk Kürt egemenlerinin bu ittifakına batıda Yunan saldırısıyla Rumlar, doğuda ise Ermenilerin geniş iddiaları eklenince, tek doğru, kurtuluş yolu olduğu açıktır. Ayrılık hele hele bir birine karşıt olmak elde var olanında gerçekten gitmesi olacaktır.” A. Öcalan-AİHM Savunmaları
Erzurum ve Sivas Kongrelerinde, Kürt ve Türk birlikteliğinin işlenmesinin temel sebebi başta işgalcilere karşı güç birlikteliğinin gerekliğidir. Anadolu ve Kürdistan da işgallere karşı yerel düzeyde kendiliğinden gelişen direnme hareketlerinin bu kongrenin sonucunda birleştirilmesiyle, tüm cephelerde savunma heyetleri oluşturulmuştur. Bu dönemde Kürt örgütlerinden bir kısmı Sultanla hareket ederken, diğerleri ise ciddi bir etkinlik göstermediler. M. Kemal tarafından oluşturulan Millet Meclisi, Kürt egemenleri tarafından desteklendi.
İstanbul meclisinin dağılmasıyla kaçan parlamenterler ve Anadolu’daki direnişçi grupların temsilcilerinin, Ankara’da oluşturdukları Büyük Millet Meclisi, Anadolu’da bulunan Osmanlı birliklerinin terhisleri durdurularak kendilerine bağlarken, Kürtlerinde desteğiyle Doğu Cephesinde savaş kazanıldı. Maraş, Antep ve Urfa’da halkın kendi örgütlülüğüyle işgal karşısındaki başarısından sonra batıda da Yunanlılara karşı Cephe açıldı. Batıda daha zor geçen direnişte, yerel direnişçi gruplara Kürtlerin desteğiyle başarı sağlandı. Böylece Sevr Antlaşması pratik olarak da işlevsiz bırakıldı.
Kasım 1922’de Lozan da görüşmelere başlandı. Ve aynı yıl Türkiye’nin Misak-ı Milli sınırları, 24 Temmuz 1923’de kabul edilerek antlaşmayla sonuçlandı. Cumhuriyetin ilanından önce yapılan antlaşma da Kürtleri temsilen katılan meclis üyelerinin olmasına rağmen, İsmet İnönü’nün kendisini hem Kürtlerin, hem de Türklerin temsilcisi olarak kabul ettirmesi sadece bir aldatmaca değildir.
Bunun temelinde yatan o dönem meclisinin hala Kürtler ve Türklerin Meclisi olarak kabul edilmesidir. Böyle tehlikelerle dolu bir süreçte Kürtlerin, Türklerle kardeşçe yeni bir gelecek yaratmak için girdikleri birliktelik stratejik görülmektedir. 1919’da Koçgiri Direniş’inde izlenen yol barışçıl ve uzlaşma içeriklidir. Nitekim öyle de sonuçlanmaktadır. Yine çeşitli süreçlerde yapılan açıklamalar, ağırlıklı Kürtleri tanımaya dönüktür. Amasya Tamimi, Cizre Komutanlığına gönderilen talimatlar, İzmir Basın Açıklamaları hep Kürtlerle, Türklerin nasıl birlikte daha güçlü yaşayacağını dile getirirler. Türk’ün Kürtsüz, Kürdün de Türksüz zayıf olacağı ve başkalarına alet olacağı tespiti yapılmıştır. Karşılıklı muhtaç olma ya da birbirine ihtiyaç kenetlenmeyi getiriyordu.
Sevr, Lozan ve Kürdistan
Uluslararası sömürge Kürdistan’ın bugünkü statüsü, 18–26 Nisan 1920 tarihleri arasında tartışmaları sürdürülen, San Remo Konferansı ve bu konferans sonrasında imzalanan antlaşma ile belirlenmeye başlamıştır.
Sevr, 10 Ağustos 1920’lerde bağımsız bir Ermenistan ve Özerk Bir Kürdistan ve küçülmüş bir Türkiye öngörüyordu. Kürtler kendi topraklarının da küçüleceğini düşünerek ve yine Hıristiyanlara karşı Müslümanların yanında yer almanın halifeliğe bağlılığın bir gereği olarak düşünülüyordu.
Sevr Anlaşması, sömürge imparatorluğu Osmanlı’nın toprakları üzerinde, bir Kürdistan (ve Ermenistan) devletinin kurulmasını karara bağlamakta idi. ve tabii ki işgalcilere de epey topraklar bırakılacaktı. Esasta Sevr bir emperyalist oyundur desek çokta yanlış olmaz. Yani ‘Kahraman’ın koyunu sonra çıkar oyunu’ misali. Emperyalist oyunlarının foyalarını, biz 80 yıl sonra Irak’ta göreceğiz. Öyle bir düzenlenmiş ki, her zaman her çağda kavga bitmesin. Çelişkilerin, kavganın olduğu yerde, etkin arabulucular iyi rol oynarlar. Aynen nasıl ki bugün Irak’ta İngilizler, hem Kürtlere, hem Sunilere, hem Şiilere, hem Asurîlere, hem Yezidilere, hem Aşiretlere ve ne kadar azınlık ve dini inanç grupları varsa hepsinin yanında İngilizler var ise, aynen öyle Türkiye’de de olacaktı. Yani sürekli istikrarsızlık ve bunun sonucunda kavga…
Bu antlaşmanın 62, 63 ve 64. maddeleri bağımsız Kürdistan devletinin hangi aşamalardan geçerek kurulacağını saptamaktaydı. Antlaşmanın 62. maddesi, Kürdistan’ı: Fırat’ın doğusunda bulunan ve sınırları ileri de tespit edilecek olan Ermenistan’ın güneyi ile Türkiye, Suriye ve Mezopotamya’nın kuzeyi arasında belirtilmiş olan ve Kürtlerin hakim çoğunlukta bulundukları bölgeleri olarak tanımlamakta idi. “Önce İngiltere, Fransa ve İtalya hükümetlerinin garantörlüğünde otonom bir idari yapı olarak kalacaktır. Geçen bir yıllık müddet içinde bulunan Kürt halkı, yani bu bölgelerde oturan halk çoğunluğu, Türkiye’den ayrılarak tamamen bağımsız olmak ister ve Milletler Cemiyeti’ne başvurursa ve Cemiyet de, bu halkın bağımsızlık isteğini gerçekleştirecek bir kapasitede bulunduğuna kanaat getirir ve bunun yerine getirilmesini tavsiye ederse, Türkiye bunu aynen uygulamayı ve bu bölgedeki tüm haklarından vazgeçmeyi garanti eder.” (Madde:64.) ve antlaşmanın, ilgili bölümü şöyle bitmekte idi: “Kürdistan devletinin bağımsızlığı gerçekleştirildikten sonra bu bağımsız Kürt devletine, Kürdistan’ın bir parçası olan Musul vilayetinde yaşayan Kürtlerin de kendi arzularıyla birleşmeyi istemeleri durumunda, müttefik güçler buna karşı bir itirazda bulunmayacaklardır“ der.
Hiç şüphesiz bağımsız ya da ayrılmış bir Kürdistan’ı düşünen fikirlerde olmuştur. Dış güçlerle ilişkilenme–karakterleri gereği-zaten vardı. Kendine güvensiz, yine tarih boyunca süzülerek gelen dış güçlere yamanma, yaranma, kendi halkına güvensiz yaklaşımlar ve davranışlarda eklenince, başkalarına dayanarak güç olunacağı düşünülebilir. Ancak 1919 da Mahmut Berzenci'nin başına getirilenler göz önüne getirildiğinde –İngilizler Şeyh M. Benzenciyi 20'lerde tutsak alarak Hindistan’a sürmüşlerdi-her zaman dış güçlerin güvenilecek unsurlar olamayacağını gösteriyordu. Yine dış destekli tahrikler ve kışkırtmalar, Kürdistan da Asurîlerin isyanları ve Kürtlere yöneltilmeleri gibi hususlarda dikkate alındığında, Kürtlere gösterilecek kısmi uzlaşmacı yaklaşım, Kürtleri Türklere çekebilirdi. Gerçekleşende bu oldu. Kürtler tarihlerinde üçüncü kez Türklere ellerini uzatarak tarihi tehlikelerle dolu bir badireden geçmelerine yardımcı oluyorlardı. Bu da Lozan antlaşması ile olacaktı.
Neydi Lozan?
“Lozan Anlaşması Türkiye’nin sınırlarını çizen ve Türkiye devletinin varlığını ortaya çıkartan bir anlaşmaydı. Türkiye’yi temsil eden heyet ve Ankara’da oluşan yönetim kendisini Türklerin ve Kürtlerin ortak yönetimi olarak ifade ediyordu. Ancak Lozan Anlaşması’nda Kürtlerin adı olmadı, yeri olmadı. Lozan görüşmelerinde Kürt temsilciler bulunmadılar. Türkiye’nin sınırları çizildiği halde, Türkiye’ye Türklerin ve Kürtlerin yaşadığı topraklar dendiği halde, iki toplumun ortak devletinin oluşturulduğu söylendiği halde bunlar ne resmi yazıya geçti, ne de somut olarak Kürtleri temsil eden herhangi bir heyet Lozan Anlaşması görüşmelerinde bulundu. Kürtler katılmadılar, yok sayıldılar. Lozan’da Kürtler yok sayıldı
Oluşan devletin üçte birini oluşturan bir toplum olmasına rağmen yer almadı. Yok sayıldı aslında. Hasıraltı edildi. Birbiriyle Kürdistan üzerinde sert mücadele yürüten, anlaşamayan taraflar sonuçta Kürdü yok sayarak, Kürt toplumuna dair herhangi bir şeyi anlaşma metnine koymayarak anlaştılar. Kürt inkârı işte böyle oluştu ve başladı. Daha sonra Kürt aşiret ve dini önderlikleri, ileri gelenleri ortaya çıkan sonuçtan memnun olmadılar. Buna itiraz ettiler. Kuzey Kürdistan’da ettiler. Güney Kürdistan’da itiraz ettiler. Doğu Kürdistan’da itiraz ettiler.” (Selahattin Erdem)
Nasıl ki 1071 yılında Malazgirt’te Alparslan’a Anadolu yolu açılmış ise ve nasıl ki 1514 yılında Yavuz Sultan Selime doğu yolu açılarak cihan imparatorluğunun yolu açılmışsa, bu kez silinmekle yüz yüze kalan tarihinin en zorlu süreçlerinden belirsizliğe yuvarlanmanın önünü tekrar Kürtler alıyorlar. Bu dayanışma ve ortaklık, TBMM’nin oluşumuna kadar gider. Meclis Kürt ve Türklerin meclisidir. 24 Temmuz 1923’te, yeni Türk Cumhuriyeti ile imzalanan bir antlaşmayla bugünkü üniter-ulusal devletin temelleri atılmıştır.
M. Kemal 16 Ocak 1923 tarihinde İzmit'te, gazetecilerle yaptığı bir söyleşide şunları söylemektedir: “…Ve hatta Konya çöllerindeki Kürt aşiretlerini de gözden uzak tutmamak gerekir. Dolayısıyla başlı başına bir Kürtlük düşünmektense, bizim Anayasa gereğince zaten bir tür yerel özerklikler oluşacaktır. O halde hangi ilin halkı Kürt ise onlar kendilerini özerk olarak idare edeceklerdir. Bundan başka Türkiye'nin halkı söz konusu olurken, onları da (Kürtleri de) birlikte ifade etmek gerekir. İfade edilmedikleri zaman, bundan kendilerine ait sorun çıkarmaları daima beklenir. Şimdi Türkiye Büyük Millet Meclisi, hem Türklerin, hem de Kürtlerin yetkili vekillerinden (milletvekillerinden) oluşur ve bu iki unsur, bütün çıkarlarını ve geleceklerini birleştirmişlerdir. Yani onlar bilirler ki, bu ortak bir şeydir. Ayrı bir sınır çizmeye kalkışmak doğru olmaz..." demektedir (Türk Tarihi Kurumu Arşivi, 1089 Numaralı Belge)
Türk tarafının dağıtılma, bölünme fobisi ve özelde Musul-Kerkük'te İngilizlerin girişimleri dikkate değerdir. Kürtlerin saltanat ve hilafet yanlısı çıkışları ve cumhuriyetle çok sıcak yaklaşmamaları, devletin yereldeki otoriteleri daraltma girişimleri, dış kaynaklı tahriklerle desteklenince, birliktelik gerilemeye başlamıştır. Kürtlerde yeterince süreci sezecek ve ona uygun çözüm geliştirerek öncülüğün, liderliğin bulunmaması, Türklerde gelişkin olunan Türkist yaklaşımlarla birleşince, Türk ve Kürtlerin bağlarının kopmasına gidilmiştir. Giderek hilafetin kaldırılması, Kürt dilinin resmi dil olarak kabul edilmemesi, daha önce tanınan hakların verilmemesi derken Kürtlerin büyük tehlike olarak görülmesi gelişecek yirminci yüzyıl direnişlerin kapısını sonuna kadar açmıştır.
------------
1923’te merkezi Erzurum olmak üzere yeni bir örgüt 8. Kolordu bölgesinde kurulur. “Azadi” adını taşıyan bu yeni cemiyetin çekirdeğini, eski Hamidiye Alayları subayları ile Türk ordusundaki bazı Kürdistanlı subaylar oluşturmaktaydı. Kuruluş gerekçesi geçmişte verilen vaatlerin yerine getirilmemesiydi. Özelde Lozanla başlayan inkar büyük rahatsızlık yaratıyordu.
Azadi Cemiyeti’nin liderleri Cibran Aşireti ağalarından Halit Bey ile Bitlis beylerinden Yusuf Ziya Beydi. Halit Bey, Abdülhamit’in Hamidiye Ordusu için kurduğu aşiret mekteplerine devam etmişti. Bu yüzden aşiret liderlerinin çoğundan büyük saygı görüyordu. Düzenli orduda albaydı. Yusuf Ziya Bey ise Bitlis’te büyük nüfuzu olan biriydi. Ankara Meclisine Bitlis milletvekili olarak seçilmişti. Rahat hareket etme imkânı bu pozisyonundan dolayı mevcuttu. Cibranlı Halit Bey, Kürt meselesini Milletler Cemiyeti’ne götürmek istiyordu.
Şeyh Said Direnişi:
Şeyh Said Medreselerde eğitim görmüş, dönemin en iyi din eğitiminden geçmiş, Arap-İslam felsefesinin yanında eski Yunan felsefesi ile mantık derslerini okumuştu. Arapçayı, Kürtçe kadar iyi konuşuyor, okuyor ve yazıyordu.
Şeyh, genç yaşta çevresinde sivrilmiş, tanınmış bir kişilik olmuş, olgunluk çağında ise bölgede tartışmasız kabul gören saygınlığına, Nakşibendîliğin “Postnişin” ini eklemişti.
Şeyh Said İsyanı diye bilinen direniş bir isyan ya da ayaklanma olmayıp tümden bir direniştir. Şeyhin bulunduğu köye Şubat 1925 yılında gelen TC askerleri bilinçli olarak Azadi öncülüğünde geliştirilen örgütlemeyi provake ederek erken doğum yaptırmak istemişlerdir. Bu provakasyon öncesi zaten Cibranlı Xalit ile Yusuf Ziya Paşa tutuklanmışlardır. Özcesi gelişebilecek bir direnişin öncülüğü zaten içeri atılmıştır. Geriye kalan ise Kürdistan’ı tümden kendi kültürel yayılma alanı haline getirmek için sahte bir isyan patlatarak henüz örgütlenmemiş yapıyı ezmektir. Bastırmaktır. Nitekim yaşanan da bu olacaktır. Elbette alçakça tertiplenmiş bir provakasyona Şeyh Sait öncülüğünde bir cevap verilecektir. Ancak dediğimiz gibi ciddi bir hazırlık yapılmadan içerisine girilen eylem ters tepecek ve Kürdistan’da gelişecek olan katliamların önü açılacaktır. Türkiye’de İzmir Suikastı olayıyla muhalefet ve muhalif olabilecekler susturulurken Kürdistan’da Şeyh Sait olayıyla ile birlikte tümden yeniden bir işgal hareketi başlatılacaktır. Kürtler bu yeniden işgale karşı gösterdikleri direnç sadece ve sadece meşru olan direniş olmuştur. Öyle kimilerinin söylediği gibi devlete karşı ayaklandılar, devleti bölmek istediler, parçalamak istediler gibi tüm sözler ve söylemler büyük safsatalardır.
Şeyh Said İsyanı’nın bastırılmasından sonra 1926 yılında on iki Dersim Aşiret Reisi’nin idamı Hozat’ta direnişe neden olmuştur. Aynı yıl Sason’da bulunan Şeyh Said Direnişine katılmış olup hala direniş halinde bulunan Musa Bey ve aşiretine yönelik geliştirilen askeri hareket başarı sağlayamamıştır. Kürdistan’ın birçok yerinde halen devletle çatışan gruplar dağlarda varlıklarını sürdürmekteydiler. Bu döneme kadar bastırma, imha ve sürgün politikaları ağırlıklı olarak uygulanırken, diğer bir taraftan ise “yatıştırma, kazanma, yumuşatma” politikaları devreye konulmuştu.
Özelde Dersim aşiretlerine bu politika denge unsuru olarak ele alınırken, Bektaşi liderlerinin Dersim’e ziyaretleri de eksilmiyordu. Diğer taraftan ise aşiretleri birbirlerine karşı örgütleme yoluna gidilmiştir. Bu arada bir milyona yakın Kürt sürgüne tabi tutulmuştur. Siyaseten ve ruhen çok yönlü Kürdün doku yapısı tanındığı için, aşiret ve özelde de reislerini “şeker politikasıyla” kazanma tüm hızıyla sürmüştür. Kürdistan’a özgü sıkıyönetim diye de tabir edeceğimiz genel müfettişliklerle, idari yapı sürdürülmeye çalışılıyordu. Ancak bir durulma, rahatlama, sakinleşme görülmüyordu. 1927 yılında çıkarılan af yasası ile Şeyh Said İsyanı’na katılanlar af edilirken, Kürdistan’ın birçok yerinde göreceli bir serbestlik, rahatlama yaşanmıştır.
Devlet Takriri Sükûn gibi kanunları çokta gündemleştirmeden sessizce ve derinden uygularken, kimi aşiret ve reislere yerel haklar tanımış, devlete bağlılığı kanıtlanmış olan aşiret, reis ve ağaların Kürdistan’a dönmelerine izin vermiştir. İzlenen bir nevi Abdülhamit politikasıdır. Hep bir şekliyle devlete bağlı tutulmalarıdır. Ayrıca güçsüzleşen ve iradesi kırılan Kürt egemenlerini kullanma politikasıdır.
İsyan dedikleri olaylar:
Şeyh Sait direnişi ardından 9-12 Ağustos 1925 İsyana hazırlandığı gerekçesiyle Sinkan, Reşkotan ve Bukran aşiretlerine karşı tedip yani terbiye etme hareketi başlatılır. Bu harekette TC aşiretler arası çelişkileri de kullanarak kimi aşireti öncü birlik olarak kullanılacaktır.
Türk ordusu, 1925 ile 1937 arasında Sason’a dört kez saldırı düzenler. Hedef halkta bulunan silahları toplamaktır. Halktan 430 kişi öldürülür. Düşmanın saldırısına uğrayan bölge yakılıp yıkılır.
O dönemin Diyarbakır Valisi Ali Cemal’in: "Yalnız Çemişgezek’in 22 km. Kuzeydoğusunda Kozluca'da yerleşik Kör Seyit Han (Koçuşağı aşiretinden) şakiliği sanat edinmiş alışkanlığıyla, Koçgiri hadisesinin mahkûm ve sanıklarından bazılarını yanına toplayarak Çemişgezek, Arapgir, Kemah, Kemaliye taraflarına saldırılarda bulunmaktadır. Silahlarını teslim edeceğini ve itaat edeceklerini sanmıyorum. Çemişgezek’teki alay ve süvarilerle yok edilmeleri mümkündür ve çok iyi olacaktır. Böyle bir hareket ötekiler üzerinde tesirli olacaktır" diyecek ve kısa sürede saldırı başlatılacaktır. Havadan ve karadan yapılan saldırılarla her taraf tarumar edilecektir. Şiddetli saldırının altında yatan hedef devletin ne kadar güçlü olduğunu göstermektir. Halk tabiriyle gözdağı verilmek istenmiştir. Yıl 1926’dır.
1927 yılında bu kez hedef Mutki’dir. Bitlis Valiliği, toplam 8 aşirete mensup 35 köyde yaşayan halkın hem silahlarının toplatılması, hem de başka bölgelere sürgün edilmesini emretmesi üzerine harekât başlar. Halkta buna karşı çıkarak direnen ve böylece Mutki olayları başlar. Ordu 26 Mayıs 1927'de direniş bölgesini kuşatır. Direnişi Şeyh Evdirehmanê Mala Eliyê Ûnis ve Zorikli Selim gibi isimler önderlik eder. Direniş önderlerinin katledilmesi sonrasında, direniş bastırılır. Neredeyse tüm Kürt direnişlerinde bir kene gibi Kürt halkının boğazına yapışan ihanet burada da katmerli bir şekilde yaşanır.
Kürt tarihinde isimler hep değişse de, değişmeyen ihanetin ismi bu kez Cemile Çeto’dur. TC devletinin yanına geçerek adeta dağ dağ Mutki’de direnişçilere karşı düşmanın yanında hatta önünde öncülük temelinde yer alan bu ihanetçiye daha doğrusu haine Evdirehmanê Mala Eliyê Ûnis “Ger em taştê bin, tu yê firavîn bî.” Yani “eğer biz kahvaltı olursak sende öğlen yemeğe olursun” diyerek, TC’nin karakterini söylemeye, anlatmaya çalışır ancak Cemile Çeto TC’nin yanında yer alarak direnişi bastırır.
İsyan bastırıldıktan sonra Cemile Çeto da idam edilir. Ve idam edilirken “beni yedi köyün arasına gömün, mezarıma Cemile kere keto diye yazın” ( yani eşekten düşmüş-doğmuş anlamında ) diyecektir.
1927 yılında Şeyh Sait direnişin en etkin olduğu yerlere yeniden bir ders verilmek istenir. Bu saldırıya karşı geliştirilen direnişe Bicar direnişi denilir. Yıl Kasım 1927’dir. Dağ dağ, tepe tepe, dere dere, taş taş her yer aranır. Yıllar sonra Dersim’de geliştirilecek olan Sel Hareketine benzeyen bu harekât, yaklaşık 300 köyün yakılmasıyla sonuçlanacaktır. Binlerce insan katledilecektir. “Siz misiniz bu direnişi geliştiren” diyerek yapılanlar, tam bir intikam girişimidir.
Tendürek Harekâtı 1929 da TC devleti tarafından başlatılır. Tam da TC’ye yaraşan bir harekâttır bu. Şeyh Abdulkadir ve aşiretine karşı 14 Eylül günü saldırı başlatılır. Şeyh Tendürek’te üslendiği için hızla İran’a geçer. Böylece saldırı boşa çıkar. Ancak TC ordusu aşiretin arkalarında bırakmak zorunda kaldıkları eşya ve hayvanlara ele koyacaklardır.
Savur Harekâtı Mardin’e bağlı Savur alanına TC askeri güçleri her taraftan saldırarak onlarca köy yakarlar. Yakıp yıkmalar ardından geri çekilirler. Yıl 1930’dur.
Benzer bir harekât Oramar’a 1930 yılında yapılır.
Aynı yıl Pülümür alanına da bir saldırı yapılır. Fevzi Çakmak’ın yaptığı izlenimler sonucu Erzincan’a bir saldırı başlatılır. İzlenimlerine göre Kürtler, Erzincan’da nüfus üstünlüklerini kullanarak etrafta bulunan Türkleri, Aleviliğin verdiği avantajlarla Kürtleştirmeye çalışırlar. Eğer önü alınmazsa, müdahale yapılmazsa gelecek açısından vahim sonuçlar yaratacağını dile getiren Fevzi Çakmak’ın raporu ardından, Erzincan’a bir saldırı başlatılır. Yüzlerce köy yakılıp yıkılacaktır.
Adım adım Dersim’de gelişeceklerin ayak sesleri gelmektedir. Ne yazık ki bu ayak sesleri duyulmayacak ve Dersim için yeterince tedbir geliştirilmeyecektir. Ve sıra bu kez Zilan’a gelir. Yıl yine 1930’dur. Ve Kürdistan’ın en büyük katliamının yaşanacağa Zilan… Zilan’a saldırı yapılacak Kürtler gerilla tarzıyla direneceklerdir. Bu kez İranlarla anlaşarak Kürtler büyük bir katliamdan geçirileceklerdir. Türkler bu direnişe Ağrı isyanı diyeceklerdir. Hem de sözde on binlerce Kürt’ün katıldığı Ağrı direnişi diye. Hâlbuki Nuri İhsan Paşa “bırakın on bini keşke 500 savaşçım olsaydı” diye hayıflanarak hatıralarında dile getiriyor bu çarpıtmayı.
Evet, direnişler bastırılmıştır. Ağrı direnişinin bastırılması ardından her zaman olduğu gibi her direniş sonrası gelişecek olan soykırım girişimleridir. O Dönemin Adliye bakanı; "dost düşman bilmeli ki, bu memleketin efendisi Türklerdir! Türkiye içerisinde yaşayıp damarlarında temiz Türk kanı olmayanların bir tek hakkı vardır; uşaklık ve esirlik!" diyecektir. 1400 Kürt ailesi sürgün edilir, çoğu sürgün yolunda katledilir. Ve Kürtlere tarihin en vahşi katliamlarından biri olan Zilan katliamına başlanır. Tendürek'ten başlayarak Çaldıran’a uzanan vadi-geniş bir vadidir, onlarca yerleşim merkezi bulunuyor-boydan boya kana boğulur. Tendürek'ten gelerek aşağıdan da Çaldıran’dan vadiye girerek tek bir canlı bırakılmaz. Kimi yazara göre 45 bin Kürt katledilecektir. Yıllar sonra Zilan vadisinde halen mağaralarda, kayalarda insan kemiklerine rastlanılması vahşetin düzeyini gözler önüne sermektedir.
TC devleti Şeyh Said öncülüğünde gelişen direnişi bastırınca, zafer edasıyla Kürdistan’ın her yerine dönük bir saldırı planı başlatmıştır. Bu saldırının ilk hedefi, sindirmek için ne gerekiyorsa onu yapmaktı. Bunun için ilk elden soykırıma başladılar. Direniş liderini, liderlik potansiyeli taşıyabilecekleri ipe götürürken, kentleri ve kırsalı topa tutmuşlardır. On binlerce Kürt insanını direniş sonrası çıkarılan Mecburi İskân Yasasına dayanarak Kürdistan'dan sürgün etmiştir. Türkleştirme planlarına yoğunca girişmiştir. İttihat Terakki döneminde, dile getirilen Türkleştirme projelerine hız verilerek, Kürdistan coğrafyasına da Kürt olmayan binlerce Türk ya da göçmen özenle seçilerek yerleştirilmiştir. Kürdistan bu yıllarda özel uygulamalarla baskı ve zorla yürütülecektir. Takrir-i Sükûn Kanunu, İstiklal Mahkemeleri, özel oluşturulan Umumi Müfettişlikler, Kürdistan için devletin korkutarak eritme kurumlarıdır.
Devletin bu faşizan saldırılarına karşı, Kürdistan’ın birçok yerinde direniş gelişti. Küçük çaplı olanından, kapsamlı olanına kadar onlarca direniş yaşandı. Var olan tabloya karşı Kürtlerin yapacakları başka bir şeyleri de yoktu. Ya teslim olacaklar-ki bu onursuzluk olacak, ya da direnecekler bu da sonu belli olmayan yenilgiler olacaktı. Tipik bir Kürt Kapanı…
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Toplumumuzda Duygu Sömürüsü bolca kullanılan bir deyimdir. Anlamı bir insanın ya da toplumun duygu dünyasını, iyi niyetini, hassasiyetlerini, duyarlılıklarını güzel sözlerle, vaatlerle, övgülerle, kandırmalarla suiistimal etme olayıdır. Bunun içindir ki toplumumuz toplumlarımız duygu sömürüsüne karşı genelde tepki gösterir. Bir kandırmanın, kandırılmışlığın söz konusu olduğunu bildiği için, karşı refleks de gösterir.
Egemenler bizlerin bu duygu dünyasını bilirler. Ne de olsa onların en önemli görevleri ya da kendilerine biçtikleri bu misyon bizi gütme üzerine kuruludur. Onlar ne de olsa egemendiler. Onlar bu dünyayı yürütmek için gelmişlerdir. Bu onlara “tanrı buyruğu” ve “bahşedilişidir.”
Egemenler toplumları yönlendirebilmek için birçok yol yöntem denerler. Ne de olsa onlar tarihi yazanlar olarak insanlığın özgür bir duruştan nasıl bir köle statüsüne çevrildiğinin hikâyesini iyi bilirler. Bilmenin de ötesinde bu durumu yaratanlar olarak buna dönük özel çalışma yürütür hatta eğitilirler. Bunun içindir ki hangi toplum nasıl yönlendirilir, hangi insan hangi refleksi verir, neyi kabul eder, neyi kabul etmez, kabul etmezse hangi kabul ettirici yol yöntemlere ihtiyaç duyulur tüm bunları bir bir bilirler. Sözün yetmediği yerde şiddet, şiddetin yetmediği yerde maddiyat, maddiyatın yetmediği yerde, komplo, komplonun yetmediği yerde ise yanına çekme derken bir yolunu bulmak bunların temel görevlerindendir.
Evet, egemenler bu dünyayı yönetmek için görevlendirildikleri için özel eğitilirler. Ancak buna rağmen yönetilenler her zamanda bu özel eğitilmiş olan egemenlere göre hareket etmezler. Ara sıra onların sinir uçlarına dokunarak asaplarını bile bozabilirler. Nitekim dünya tarihi böylesine binlerce örnekle doludur. Ne de olsa insan sosyolojisi egemenlerin aldıkları eğitimlere benzemeyecek kadar renkli bir sahayı ifade ediyor. İnsan ruh dünyası öyle renklidir ki kendine has çizgiler içerir. Bunun içindir ki her zaman egemenlerin istediği gibi bir seyir izlemez.
Türkiye’de 9 yıldır iş başına getirilen yeni yetme Rus Mafya tipi karakterli olan Yeşil Türki Faşistler insan karakterinin bu yönünü iyi etüt etmişlerdir. Özelde de sömürülmüş, ezilmiş olan insanların ruh dünyasını iyi bilince çıkarmışlardır. Yani sadece egemenlerde aldıklarıyla yetinmiyorlar. Daha ileriye giderek insanın tüm inceliklerini bilince çıkararak insanla ilişkileniyorlar. İnsanın ruh dünyasını bilerek ilişkileniyorlar. Özelde de umudu yıkılmış, bitirilmiş, Aziz Nesin’in deyimiyle aptallaştırılmış bir toplumun tüm ruhsal genetiğini DNA’larını ilmik ilmik çözerek ilişkileniyorlar.
Böyle umudu yıkılmış, bitirilmiş, aptallaştırılmış, milliyetçiliğin şerbetinde boğulmuş olan insanları yönlendirmen en iyi yolu olarak insanlara gelecek vaat etmek, umut yaratmak, umut vermek, ne kadar başarılı olduklarının hissiyatını yaratmak, onların ne kadar seçkin ve farklı olduklarını hissettirmek gibi oldukça insan duygularını okşayan sözlerle, yer yer hareketlerle, yaklaşımlarla insanları yönetmeyi kendilerine meslek seçmişlerdir.
İnsanlara umut vermek, umut yaratmak, ne kadar önemli olduklarının hissini vermek elbette değerli bir şeydir. Hele hele “bizde bir şeyiz” duygusunu insanlara hatta tüm insanlara aşılamak oldukça önemli bir motivasyon ve kişilik yaratma yöntemidir. Ne var ki Yeşil Türki Faşistler bu duyguyu sadece ve sadece söz ile dile getiriyorlar. Hep umutlar yağdırıyor, umut yaratıyorlar. Hep güzel sözlerle insanları idare etmeyi esas alıyorlar.
Öyle ki insanlar açlık içerisinde boğuşurken dünyanın en hızlı gelişen ekonomisine sahip olduklarını onlara söyleyerek onlarda bir duygu kabarmasına yol açabiliyorlar.
Öyle ki insanlar diz boyu adaletsizlikler yaşanırken adaletli olmanın erdemlerinde söz ediyorlar.
Öyle ki bir avuç yandaşın cebini şişirirlerken işçilerin emekçilerin ne kadar yanında olduklarını söylüyorlar.
Öyle ki Dersim katliamından söz açıyorlar ancak dönemin katliamcılarından daha fazla katliam gerçekleştiriyorlar.
Öyle ki cennet anaların ayakların altındadır diyorlar ancak anaları günlük olarak polislerin coplarıyla linç ediyorlar.
Öyle ki analar ağlamasın sözlerini ağızlarından eksik etmezlerken her gün Kürdistan evlerine cenazeler göndererek anaların gözyaşlarını sel haline getiriyorlar.
Öyle ki Kürtlerin tüm haklarını vereceklerini çünkü bu onların hakları olduğunu söylüyorlar ancak entegre konseptlerle Kürt katliamını ve inkârı sistematik olarak yürütmeyi alenen uyguluyorlar.
Ve tabii ki bir de biz kardeşiz, aynı topraklardanız, kader ortaklarız diye söylüyorlar ama köklerini kurut fetvalarıyla da Kürtlerin köklerini kurutmak için her gün yeni Ali Cengiz oyunları sergilemekten geri durmuyorlar.
Evet, insanların duygularını güzel sözlerle okşayarak, sırtlarını sıvazlayarak, sömürerek insanları uygulanan faşizme karşı duyarsız kılmayı bir özel savaş politikası olarak günlük olarak uyguluyor ve maalesef kendilerince sonuçta alıyorlar.
Bunun için Yeşil Türki Faşistlerin bu insan duygularını suiistimal eden, sömüren, emen, manipüle eden kirli politikalarına karşı çıkmalı ve her sözün pratikte karşılığı nedir gerçekliğine bakarak sözlerin sadece duygu sömürüsü için kullanılan sözler olup olmadığına bakarak tavır alınmalıdır. Bunun en iyi yolu ise söz ile eylem birliğine bakmalıdır. Söz eğer eyleme geçmiyorsa orada mutlaka ama mutlaka -eğer bir çapsızlık yok ise -kesinlikle insanın duygularıyla oynama vardır. Onurlu olmanın bir yolu ise kesinlikle duygularımızla oynamaya izin vermemekten geçiyor. Bu bilinçle Yeşil Türki Faşistlerin duygu sömürüsüne karşı güçlü duralım.
Şıho Dirlik
- Ayrıntılar
Seçenek ya da seçeneği: “Seçme durumunda, birinin yerine seçebilecek bir başka yol, yöntem, tutum, alternatif” diye tanımlamak yanlış olmayacaktır herhalde.
Özgürlük gerillaları olarak yaklaşık 30 yıldır kesintisiz silahlı bir mücadele yürütüyoruz. Bunun öncesi de var. özgürlük hareketi olarak yaklaşık kırk yıldır zulüm kalesi ve cephesine karşı direniş seferberliğini ilan etmişiz. Günahıyla sevabıyla özgürlük hareketi olarak halkımızla bir yerlere kadar geldik. Sıfırın altında olan bir gerçeklikten var olan, kabul edilen, tartışılan, siyaset konusu yapılan bir gerçeklik olmak öyle sanıldığı gibi bedelsiz olmamıştır. Kürt halkının bugünkü direniş gerçeğini ortaya çıkarmak için yaklaşık 20.000 gerilla şehit ve yaklaşık bir o kadar da halkımızın en değerli varlıklarından faili meçhullerle yitirdiklerimiz oldu. Yakılan köylerden, milyonlarca sürgünden söz bile açmıyoruz. Çekilen acılar, işkencelerin hepsini de bir kenara bırakarak diyoruz ki bu halk bugünkü gerçekliği ortaya çıkarmak için büyük bedellerle çok büyük direnişler göstermiştir.
Söylenmek istenen bu halkın çok büyük, ağır ve paha biçilmez değerler ödeyerek özgürlüğe yakınlaştığıdır. Bunun içindir ki 1993 yılından bu yana tam 8 kez irili ufaklı ateşkesler ilan ederek barışçıl yollarla sorunu bu hareket çözmeye çalıştı. Ancak her barış girişimi ve talebi sanki bilinçli olarak özenle sabote edildi. Bizden kaynaklı olanlara karşı nasıl yöneldiğimiz ortadadır. Ancak devlet tarafından sabote edilen hiçbir ateşkes girişimimiz yaptırıma tabii tutulmadığı gibi her yeni gelen kurmay başkanı adeta ağzında çıkanı kulağı duymazcasına çaylakça konuşmuş ve sonuçta barış siyasetin önü giderek tıkanmıştır.
Son yıllarda özelde de 2009 yılından bu yana da yeni bir plan devrededir. Kürtler olarak girdiğimiz üç seçimi kesinlikle büyük zaferlerle kazandık. İstedikleri gibi kamufle etsinler. Gerçekler çıplak olmayı sever derler. Gerçeklerin üstü istenildiği kadar örtülsün, saklansın, manipüle edilsin ancak gerçek o dur ki bu süreçte girilen üç seçimde de Kürtler kazanmışlardır. Üç seçimde referandum maiyetinde olmuştur. Ve bu referandumları Kürtler kazanmıştır.
Ne var ki faşist rejim daha doğrusu Yeşil Türkî Faşistler alem kulem ederek ne kadar başarılı olduklarını herkese söylemeye çalışıyorlar. Ve öyle görülüyor ki bu yalan furyasını daha fazla da sürdüreceklerdir. Kendi yalanları onların olsun. Ancak halkımız yaptıklarını iyi biliyor. Az bir şey vicdan sahibi olanlarda olup biteni biliyor.
2011 yılı Yeşil Türkî Faşistlerin artık yalanlarının dikkate alınmadığı bir yıl olmuştur. 2011 yılı artık safların keskinleştiği bir yıl olmuştur. kendi cephemizde TC yeşil Türki faşistlerin günlük oyunlarına artık son diyerek özelde de barış çabalarımızı, tek taraflı ateşkes girişimlerimizi, o seçim bu seçim diyerek her yeni süreçte yeni oyunlarla bekletme politikalarına bir son vermek için yeni bir direniş hamlesini başlattık.
Öyle kiminin söylediği gibi bu direniş durduk yerde geliştirilmemiştir. Tam gaz inkar ve imha devredeyken, önderliğimize, halkımıza ve de gerillamıza inanılmaz ölçüde saldırı konseptleri devredeyken direnişsiz kalmak tek kelimeyle alçaklık olacaktı. Tek kelimeyle onursuzluk olacaktı. Tek kelimeyle kendinden uzaklaşmak olacaktı. Evet, böyle olmamak için bu faşizme karşı direniş içerisine girilmiştir. Ama öyle görülüyor ki TC’nin yeni yetme Rus Mafyaları gibi sonrada görme Yeşil Türkî Faşistleri bizim sürekli barışı dile getirmemizi, kardeşlikten söz etmemizi, birlikte yaşamakta ısrar eden sözlerimizi bizim TC’ye hem de giderek faşistleşen ve beyaz Türkçülükten farkı kalmayan Yeşil Türkîlere muhtaçmışız gibi bir mana çıkarmaya başladılar. Öyle görülüyor ki halinasyonları gören bu Yeşil Türkî Faşistler bizim başka seçeneklerimizin olmadığını düşünmeye başladılar. Bizim sonuna kadar sadece ve sadece birlikte yaşamak için onlara taviz vereceğimizi düşünmeye ve bu saplantıyı köklü yaşamaya başladılar.
Şunu açıkça belirtelim: son bir seçeneğe doğru hızla gidiyoruz. Bugüne kadar çokta düşünmediğimiz özelde de 1993 yılından bu yana düşünmediğimiz bir yola doğru gidiyoruz. Ve bu yola girmemiz için teşvik eden çok fazla güç bulunuyor. Uluslar arası konjonktür de buna son derece elverişlidir. Giderek “Haçlıların” Ortadoğu’da Truva atı olmaya doğru tam gaz ilerleyen Yeşil Türkî Faşistlerin lideri Erdoğan dediğimiz gibi bize Ortadoğu’da geçmişte Salladdin Eyübi’nin bu “Haçlılara” karşı geliştirdiği büyük ve kutsal direnişe doğru götürüyor.
Evet, çok köklü ve radikal kararlar almaya doğru gidiyoruz. Faşizm bu kadar pervasızca üzerimize gelmişken artık uzun yıllardır düşünmediğimiz, aklımıza çokta getirmediğimiz, bu son seçeneğin olmaması için başta gerillamız olmak üzere tüm halkımıza büyük sabır aşılamanın sonuna doğru da geliyoruz. Gerillamızın önünü açmaya, halkımızın derinden yaşadığı ve hissettiği asıl istemlerine tam cevap olabilmek için radikal ve kökten seçenekleri tartışmaya yavaş yavaş başlıyoruz.
Yarın tarih sayfaları çevirilerken hiç kimse ama hiç kimse başka seçenekler varken, daha az kan akıtılmanın yolu varken bu kadar sert bir yola girilmiş olmanın hesabını bizden soramaz. Soramaz çünkü özgürlük hareketi olarak dünyanın hiçbir yerinde gösterilmeyen hoşgörü, duyarlılık, mütevazilik ve makul çözüm yaklaşımlarını gösterdik. Çokça dillendirdikleri Bask modeli için bile onlara tanınan haklarının sadece bir kısmını halkımıza tanısınalar silahları devrede çıkaralım sözünü bile sarf ettik. Öyle ki anayasaya anayasal vatandaşlık eklensin kelimelerini bile yeterli gördük. Hatta en son şiddetle değil barışçıl yollarla sorunu çözeceğiz sözü sarf edilsin silahları durdururuz sözünü bile verdik. Özcesi bu kadar makul önerilerinin hepsini sunduk. Bunların belki de daha da ilerisini de sunduk. Ancak dediğimiz gibi TC devletine özelde de onun Yeşil Türkilerine çok fazladan çözümü geliştirmeleri için fırsatlar sunduk. Altın tepsinden imkanlar sunduk. Ancak nafile. Yeşil Türkî Faşistler bu şansı değerlendirmeyerek topyekûn kökümüzü kurutmanın fetvalarını vermeyle kendi kararlarını vererek bizim başka seçeneklere başvurmamızın da yoluna girmemize zorladılar.
Evet, yeni tarihi bir sürece doğru gidiyoruz. Bunun sorumlusunun bizim olmadığımız kesindir. Tarihte elbette bunu böyle yazacaktır.
K. Nurhak
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
26 Aralık günü saat 17.05’de Amed’in Bismil ilçesinde bir sivil polis aracına yönelik gerillalarımız tarafından bir eylem gerçekleştirilmiştir. Eylem sonucunda 1 polis öldürülmüş, 1 polis de yaralanmıştır. Düşman ölü ve yaralısını skorsky ile alandan uzaklaştırmıştır.
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
25 Aralık günü saat 22.00 sularında Hakkari merkeze bağlı Merzan mahallesinde özel harekat timlerinin içinde bulunduğu akrep tipi bir araca gerillalarımız tarafından bir eylem gerçekleştirilmiştir. Eylem sonucunda düşmanın 2 askeri ölmüş, 1 asker ise yaralanmıştır.
Maraş katliamının üzerinden 33 yıl geçti, 34. yılına giriyoruz. Bilindiği gibi Kürdistan’da sömürgeci Türk devleti tarafından yapılan büyük katliamlardan birisi de Maraş katliamıdır. Katliamın yıldönümü vesilesiyle bir kez daha katliamda yaşamını kaybeden insanları anıyoruz. Büyük ve ısrarlı bir mücadele ile Kürdistan’da meydana gelen katliamlara son vereceğimizin sözünü veriyoruz. Hareket olarak bu konuda kararlıyız. Kürdistan artık sahipsiz değildir.
Bir Kürt genci olan Fırat İzgi arkadaş Önderlik üzerinde acımasız bir tecride karşı, yine Kürdistan üzerinde siyasi, askeri, toplumsal anlamda yürütülen soykırıma karşı bir cevap oldu. Bir Kürt genci, bir Kürt kahramanı, küçük bir general olarak büyük bir cesaretle, fedai bir ruhla kendini Kürdistan halkı için feda etti. Önder APO’ya bağlılığını, Kürdistan toprağına bağlılığını, Kürdistan’ın özgürlüğüne olan inancını bu eylemi ile gerçekleştirdi. Bu eylem bir çağrıdır, bir çığlıktır. Duyarsız, istenen düzeyde mücadele etmeyen, değerlerine sahip çıkmayan kesimlere ve bizim için bir çığlıktır, çağrıdır. Bu münasebetle bu kahramanca eylemin sahibi olan Fırat İzgi arkadaşın önünde saygı ile eğiliyorum ve şehitlere karşı sözümü yineliyorum.
Tabi ki bu her iki olay birbirinden bağımsız değildir. Kürdistan’da sömürgeci Türk siyaseti hangi esaslar üzerinden oldu, hangi esaslar üzerinde kuruldu? Sömürgeci Türk siyasetinin oluşturulma sebebi bir tane dahi Kürt bırakmamak içindi. Fiziki olarak bitirdiklerini bitirecek, soykırım yapacak Dersim, Ağrı, Palu, Genç, Zilan, Sason gibi katledecek, diğer yandan dilini, kültürünü bitirerek Kürtleri asimile edip bitirecekti. Bu bir insanlık suçudur? Birleşmiş milletler yasalarına göre soykırım ve katliamlar birer insanlık suçudur. Ama Türk sömürgeciliği bunun üzerine kuruldu ve hâlâ da bunu devam ettiriyor. Maraş katliamı üzerinde derince durulmalı ve derin bir anlam verilmeli. Bazıları yüzeysel bir şekilde “mezhep kavgasıdır” diyordu, “Alevi ve Sünniler arasında bir tartışmaydı ve böyle sonuçlandı” diyorlardı. Ya da bir provokasyondu olarak değerlendirildi. Hâlâ da böyle değerlendirenler var. Bu olay olduğu zaman ben Adıyaman’a bağlı……ilçesinde öğretmen okulunda okuyordum. Ailesi Maraş’ta olan birçok arkadaşım vardı. O süreç yanımıza gidip geliyorlardı ve bize söyledikleri bazı şeyler vardı. O süreçten kalan ve şu anda mücadelemiz içinde yaşayan arkadaşlarımız da var. Maraş katliamı olduğunda bu katliam içinde mücadele yürüten arkadaşlar var, şehit düşen arkadaşlar var. Bu olay hakkında dergilerde, gazetelerde konuşmalar çıktı. Sonradan mahkemeler oldu. Yayımlanmayan raporlar ortaya çıktı. Bir şey ortaya çıkıyor burada; Maraş’ta yapılan katliam ne sıradan bir provokasyon, ne de iki mezhep arasında bir çatışmaydı. Bu bir siyasetti, Kürdistan toprakları üzerinde Kürtleri fiziki olarak katliamlarla bitirip, göç ettirmek ve bu temelde bir boşluk yaratıp çıkan boşluğu Türklerle doldurmak, azınlıklarla doldurmak Kürdistan’ı Türkleşme için bir saha yapmaktı. Eğer bu şekilde anlaşılmazsa, genel toplum, Kürtler, Alevi halkımız bu şekilde anlamazsa bu eksik kalır. Bu eksiklik de mücadelede zayıflığa yol açacaktır.
Maraş katliamı Kürdistan’da meydana gelen katliam zincirinin bir parçasıdır. Yapıldığı süreç ilginçtir. Kürdistan işgal edildikten sonra birçok katliam yapıldı, birçok sürgün oldu. Kürt sayısı ile oynandı, Kürt nüfusu azaltıldı, bunun yanında okullarda asimilasyon gerçekleştirildi, Kürt kültürü üzerinde baskı oluşturuldu. Kürdistan işgal edildi ve direnecek kimse bırakılmadı. Bu ne zamana kadar böyle devam etti? 70’lere kadar bu böyle devam etti. 73’ten sonra Önder APO öncülüğünde PKK hareketi çıktı. Türk sömürgeciliğinin “buralar artık Kürdistan değil” dediği, “Fırat’ın batı yakası” dediği yerler yani Maraş, Adıyaman, Antep, Kilis gibi yerler sömürgecilik tarafından Kürtlükten uzaklaştırılan, zafer kazanılan yerler olarak görülüyordu. PKK de özgür yaşamın ilk tohumlarını, özgür yaşam kararını buralarda aldı. Haki Karer ve Kemal Pir başta olmak üzere birçok PKK öncüsü çalışmalarını Antep, Adıyaman ve Maraş’ta yürüttüler. Buralardan ciddi bir katılım oldu. Maraş’ta özellikle de Pazarcık’ta ve diğer yerlerde yüzlerce PKK şehidi var. Bese Anuş, Battal Ersen, Abbas …. Gibi şahsiyetler var, aynı zamanda Antep’de öyleydi. Sömürgecilik baktı ki buralarda Kürt halkı uyanıyor, o yüzden Türk sömürgeciliği Kürtlüğü ve Aleviliği birbirinden koparmak istedi. Bunlar Türk devleti belgelerinde var, bizzat Türk generalleri buna el atmış “Kürtlüğü ve Aleviliği birbirinde koparmalıyız” demişlerdi. Bu temelde buralarda böyle bir siyaset yapmak istediler. Önemli olan ise özgürlük hareketi buralarda gelişti ve buralarda en çok katılım sağlayanlar da Alevi gençlerdi. Bu bölgenin birçok şehidi var. Mücadele yükseldi, gelişti, güçlendi, halk uyandı, bir örgütlenme gelişti, bir irade ortaya çıktı ve PKK’nin ilanı mücadelede büyük bir adım oldu. 27 Kasım’da PKK ilan edildi, 24 Aralık’ta ise bu katliam gerçekleşti. 18’inde, 19’unda başladı, 24’ünde ise bitti. O yüzden 24 Aralık Maraş katliamı olarak adlandırıldı. Bu PKK’nin kuruluşuna, Alevi halkımızın uyanışına, özellikle de Güney Batı Kürdistan’a karşı bir cevaptı. Uyanan, mücadeleye katılan halkımızı korkutmak istediler, yine öldürdüklerini öldürüp geri kalanını da korkutup, mücadeleyi boşa çıkarmak istediler. Maraş bölgesi, ilçeleri birçok yol-yöntemle boşaltıldı. Maraş katliamının sebebi aslında budur.
Katliam derin Türk devleti, MİT, MHP tarafından geliştirildi. Şimdi Erdoğan’ının yardımcısı olan Abdülkadir Aksu o zaman emniyet müdür idi. İçlerinde Avrupa Gladiosu da vardı. Yani bu siyaset burada PKK’ye bir cevap vermek, Kürt halkının uyanışına ve mücadelesine karşı Kürt halkını bitirmek ve Kürdistan’ı boşaltmak için yapıldı. Burada birkaç münafık kutsal dini, İslam dinini kullandı. Bizzat Maraş müftüsü, yine vicdanını satan birkaç münafık imam o zaman yaptıkları anonslarda bunu kullandılar. Bunlar belgeler ile ortaya çıktı. “Hacca gitmek isteyen biri bir Alevi öldürmeli. Siz tuttuğunuz oruç ile kıldığınız namaz ile cennete gidemezsiniz. Ancak bir alevi öldürerek cennete gidersiniz” dediler. Şimdi de Fettullah Gülen bunun fetvasını veriyor, bunun birbirinden hiçbir farkı yok. Yani zihniyet ve dil aynı. Zihniyet aynı olduğu için dil de aynı.
İlk başta iki tane öğretmen öldürüldü. Daha sonra solcu olan kesimler onların cenazesini kaldırmak istedi. O sırada camilerde “komünistler, solcular camilere saldıracak” dendi, bu temelde cenaze merasimine saldırıldı. Daha sonra Alevilerin oturduğu mahallelere saldırıldı. Kadınlara tecavüz edildi, hamile kadınların karınları kesildi, bazılarını yaktılar, bazılarının başları kesildi. Tam bir vahşetti, bunların görüntüleri, belgeleri var. Bu olayı canlı canlı yaşayan insanlar var. Türkleşmeye yer açılması için bu yapıldı. Bugün de bunun üzerine siyaset yapılıyor. Sözde CHP kendini Alevi halkımızın sözcüsü olarak görüyor, aslında Kürdistan halkının birliğini parçalamak istiyor. Hem batıda hem de Dersim’de bunu yapmak istiyor. Bu siyasetle Kürtleri parçalamak istiyor. Zaten bu süreçte bazıları bazı tezler atıyor ortaya “Kürt ayrı, Zaza ayrı, alevi ayrı” diyorlar. Özellikle de Seyfi Cengiz gibi kişiler 78’lerde, 79’larda bu hareketi bölmek için çok çalıştılar, bu tezin sözcüleriydiler. 60’lardan önce Türk generalleri bu şeyi yapıyorlardı. Bugün bir yandan CHP bu konuda çalışıyor, Kürt halkının birliğini bozmak istiyor, diğer yandan ise AKP ve Fettullah Gülen aynı siyaseti yürütüyor. Bunlar da Sünniliği esas alıyorlar, amaçları Kürt halkını parçalamaktır. Kendi Kürdünü, işbirlikçisini yaratmak istiyorlar. Amaçları Sünniliği, Aleviliği korumak değildir.
Tayyip Erdoğan Kürt katillerinden biridir, “özür dilemek lazım” dedi. Bazıları da bunu çok önemli ve büyük bir adım olarak tanımladı. Bu kendini kandırmadır. Bir yandan tek bayrak, tek devlet, tek dil, tek kültür, tek bayrak deniliyor, diğer yandan ise “özür dilenmeli” diyor. “Kimi kandırıyorsun” denmeli. Tek devletten geri adım atıyor musun, tek bayraktan geri adım atıyor musun, tek dilden geri adım atıyor musun, tek vatandan geri adım atıyor musun, hayır. Bu zihniyet Kürdistan’da Dersim, Maraş gibi katliamların olmasına neden oldu. Burada adım atılmıyor. Anayasa tartışmaları yapılıyor ama bazı kırmızıçizgiler var. Nedir bunlar? Tek devlet, tek dil, tek ülkedir. Maraş ve Dersim katliamları bu temelde oldu. Ağrı, Zilan bu yüzden oldu. Bugün de Fettullah Gülen bu temelde fetva veriyor. Bu yüzden genel halkımız ama özellikle de Alevi halkımız, Güney Batı halkımız yani Maraş, Adıyaman, Antep, Malatya, Kilis halkımız uyanmalı ve bu oyunlara gelmemelidir. Kendilerini güçlendirmeli, birliklerini güçlendirmeli, demokratik özerkliği geliştirmeli, ittihat kültürünü devam ettiren, Mustafa Kemal’den kalan ve şimdi İslam yolu ilen devam ettirilen yani AKP ve Fettullah Gülen cemaatinin siyasetini kırmalılar. Doğu Fırat’a geçmesine izin verilmemeli, batıda kırılmalı.
Maraş katliamı münasebeti ile bir kez daha hem bu katliamda yaşamını yitiren kişiler için hem de Güney Batı’da özellikle de Maraş’ta Kürt özgürlük hareketine katılıp şehit düşen kişileri bir kez daha anıyoruz. Bu katliamda rol oynayan, planlayan, parmağı olan kişileri nefretimiz ile lanetliyoruz. Halkımız birliğinin güçlendirip özgürlüğünü elde ederek, hem soykırımların hem de katliamların önünü almalılar. Yine ülke dışında yaşan halkımız ise kendi topraklarına geri dönmelidirler. Ulusal değerlere ve Önder APO’ya bu tarz bir ruhla sahip çıkılmalıdır. Önder APO’ya yapılan tecrit katliamda ısrardır, soykırımda ısrardır. Bu bilinçle bir kez daha halkımızı Önder APO üzerinde yürütülün tecride karşı, yine yürütülen soykırım operasyonlarına ve Türk işgalciliğine karşı serhildana çağırıyoruz.
Bozan Tekin
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
1. 22 Aralık günü saat 11.30 sularında Hakkari’nin Gever ilçesine bağlı Geliyê Dostki alanında bulunan Mêrgan ve Şitazan köyleri arasında arama – tarama faaliyeti yürüten düşman gücüne yönelik olarak gerillalarımız tarafından bir eylem gerçekleştirilmiştir. Gerçekleştirilen eylem sonucunda bir uzman çavuş öldürülürken, bir üsteğmen ise ağır yaralanmıştır.
- Ayrıntılar
Parti ve ulusal kurtuluş mücadelesi tarihimizde '91 yılının bu son devresini tamamlarken her bakımdan önemli bir süreçten geçmekteyiz. Bir yandan düşman, kendini yenileme, birincil sırada mücadelemizi gündemine koyup özel savaşını eskisi kadar inanmasa da ama yine de ısrarla sürdürme gibi bir konuma ulaşmaya çalışırken, diğer yandan parti ve ulusal kurtuluş mücadelemiz de kendini hem yenileme ve hem de güçlü bir tecrübe temelinde geleceği kesin kazanma biçiminde gündemine koyma ve bu sefer bir daha yıkılmaya, gerilemeye meydan vermeyecek bir gelişmeyi kesinlikle sağlama gibi bir durumla yüz yüzedir. Biz burada bu çalışmayı geliştirirken, sadece standart bir çalışma dönemini gerçekleştirmedik. Her bakımdan derinleşmiş çizgi ve ayrıntılı uygulama esasları üzerinde çok yönlü durduk ve hatta geleceğin üzerine yürürken engel teşkil edecek tutumlara, anlayış ve çaba düzeyinde artık hiçbir bahaneyle girilemeyeceğini kesinleştirdik.
Gün öyle bir gün, dönem öyle bir dönem ki, artık kendini aldatmanın hiçbir anlamının olmadığı, ne bunun nedenlerine ve ne de sonuçlarına bir anlam verilemeyeceği, belki eski yaşamın çıkarları açısından böyle bir yaklaşımın anlamı olsa bile, artık günümüzde bunun hiç imkânının kalmadığı göz önüne getirildiğinde, ulaşılması gereken yaşama çok yaklaşılması, artık bir bütün olarak partinin, sizlerin doğru ve kesin yürümesini emretmektedir. Bunun gereklerini yerine getiremeyenler, hiçbir af, hiçbir lütuf beklemesinler, kendilerini açındırmasınlar, ortaya koydukları davranışlara hiçbir gerekçeyle saygı ve sabırla karşılık görmeyi beklemesinler. Böylesine güç bir dönemde, böyle tutumları sergileyenler aslında lanetle anılmaktan öteye, ölseler de kabaca böyle değerlendirilmekten kurtulamayacaklardır. Bu her zamankinden fazla şimdiki çalışmalarımızda kesinleşmiş, kararlaştırılmıştır. Geçmişin dolaylı-direkt düşman etkisi altında oluşan ve oldukça yanılgılı gaflet türü yaşamı, parti tarafından aşılmıştır. Ama ısrarla yine de yaparız diyenler olursa, onlar kendi ettikleriyle kendi ölüm fermanlarını yazmış olacaklardır. Bunu artık tartışamayız, affetme gibi bir müessese bile artık burada işlemez. Bu kısa belirlemeden sonra tekrar da olsa kısa bir durum değerlendirmesi yapmakta yarar var. Dünya düzeninde yeni gelişmelerin yaşandığı özellikle yüzyılın başından itibaren sosyalizmin kapitalist-emperyalist sistemi zorlayarak Ekim Devrimi'yle gedik açması, Sovyet sosyalist sistemine ulaşması, Birinci Dünya Savaşı'nın zayıf düşürdüğü sistemden böyle bir sonuç çıkartması, ikinci Dünya Savaşı'ndan daha da güçlenerek çıkması, yüzyılın ilk yarısının en önemli gelişmesidir. Bu gelişme dünyayı iki kutuplu, iki sistemli bir gelişmenin içine aldı. Ama gerçekten geçmiş yüzyıllarla kıyaslanmayacak kadar halkların-emek-çilerin lehine olan bu büyük gelişme, günümüze doğru geldiğimizde, Sovyet sistemi içindeki gerileme ve restorasyon çıkışlarıyla bugün için değişik tarzda da olsa dünyayı yeni bir düzenle karşı karşıya bırakmıştır. Hiç şüphesiz eski klasik sömürgeci emperyalist sistem söz konusu değil yine kapitalizmin eski türü önemli oranda aşınmış, kurulmak istenen yeni düzen kendini çeşitli biçimlerde ele vermektedir. Yeni düzenin belli başlı özellikleri, kapitalizmin yasalarını evrenselleştirme, ulusal sınırları biraz daha zorlama, uluslararacılığı geliştirme, ama bunu daha çok ABD'nin hâkimiyetine götürme, ABD'nin bu anlamda bir zorlaması biçiminde kendini ortaya koymaktadır. Bunalımı bu biçimde evrenselleşerek aşmak istemektedir. Eski sosyalist ülkelere kapitalizmi taşırarak çıkış yollarını bulmaya çalışıyor. Bunu yaparken gerçekten oldukça bağımsızlaşmış uluslar gerçeği içinde olduğunu biliyor, uluslara klasik ve yeni sömürgeciliği dayatmanın koşullarının olmadığının da bilincindedir, ama yine de belli bir bağımsızlık türünü, egemenlik statüsünü derece derece, bölgeler biçiminde olsun, uluslar bazında olsun uygulamaya çalışmaktadır. Bunu yaparken, demokrasi bayrağı altında ve insan haklarına dayalı olma temelinde yaptığı iddiasına sarılmaktadır. Açık ki hem insan hakları ve hem de demokrasi, kapitalizmin yaygınlaşması açısından da anlam ifade eder. Özellikle emperyalist ülkelerin içindeki diktatörlüklerin aşınması -ki her ülkenin somut koşullarına göre değişik anlamları vardır, ama ağırlıklı olarak aşınmışlardır- ileri bir adımdır. Son çözülüşler, yıkılışlar birçok devrimci değeri de kendisiyle birlikte götürmesine karşın, kapitalizmin köhnemiş birçok yaklaşım ve uygulamalarını da tasfiye etmek zorunda kalmıştır. Özellikle dengelere dayalı diktatörlüklerin son elli yıldır halklar üzerinde anlamsız bir ağırlık teşkil etmeleri ve gelişmeden çok daralmaya ve insanı engellemeye yönelik yanlarının daha bir göze battığı bir gerçektir ve bu anlamda diktatörlüklerin yıkılması, bütün yetersizliklerine ve devrim alternatifinin güçlü olmamasına karşın daha elverişli bir ortama da yol açıyor. Her ne kadar bu yıkılışlar fazla çatışmalarla olmuyorsa da -ki, bu daha çok Sovyet sistemindeki gelişmeyle bağlantılıdır-yine de çatışma olasılıkları sık sık gündeme geliyor, gerçekleşiyor ve tam belirgin olmayan bir duruma yol açılıyor.
Yenidünya düzeni aslında düzen olmaktan öteye bir belirsizliktir. Düzen biraz belirginleşmeyi ifade eder, bu anlamda düzen değil, biraz düzensizlik gelişiyor. Bu düzensizliğin, belirsizliğin daha nasıl gelişeceği, nasıl karmaşık hale geleceği tam kestirilemiyor. Sosyalist ülkelerin içine girdiği durum aslında tam bir belirsizliktir. Geçmiş sistemin aşılması kötü değil, lakin yenisi kurulamıyor. Adına demokrasi deniliyorsa da henüz bunun nemenem bir demokrasi olduğu netleşmemiştir. Diktatörlükler yıkıldı deniliyor ama bunların yerine ne denli bağımsız ve özgür eğilimlerin geliştiği netleşmemektedir. Dolayısıyla emperyalizmin, özellikle ABD emperyalizminin, başardım demesinin hiçbir anlamı yoktur. Dikkat edilirse bu yıkılışlar ABD'nin saldırılarıyla olmadı, kendi içindeki olumsuz öğelerin, çözümsüzlüğün bir sonucu olarak yıkılış oldu. Değişik bir yıkılış türüdür, dıştan ağır baskı altında gelişen değil, kendi içinde bir hatalar sisteminin, bir yanlışlar sisteminin, bir sosyalizmin özüne ters düşmenin yol açtığı kokuşmanın, kendi içinde oldukça bağlanmanın sonuçta bünyeyi kemirip çürütmesi biçiminde bir yıkılıştır, çözülüştür. Bunun yerine ABD emperyalizmi ne getirebilir? Köhnemiş sömürü yöntemlerini dayatmakla bu halklar tatmin olamazlar: Emperyalizm kendi köhnemişliğiyle gerçekten inandırıcı olmaktan son derece uzak. Demokratik kurumlar olsun, kapitalizmin ekonomik yöntemleri olsun bu halklara fazla bir şey veremez. İşte çekilen sancı buradadır; kendilerine yakışmayanı reddetmişlerdir ye bu iyi bir şeydir, ama yakışan nedir? Kabul edebilecekleri nedir? Kapitalizmden bu konuda alacakları çok azdır, kendilerinin bir şeyler ortaya çıkartması gerekiyor, işte belirsizlik bu anlamdadır ve bunu gidermeleri için de epey çaba harcayacaklardır. Kendi içlerinde kendi sistemlerini yenileyip ortaya çıkaracaklardır. Bunu buluncaya, bunu yaratıncaya, bunun savaşımını verinceye kadar da, bu içinde bulundukları bunalım dönemi, daha da artarak devam edecektir. Nitekim günlük gelişmeler de bunun böyle olduğunu ortaya koymaktadır.
Öyle sanıyoruz ki, kapitalizmin zorlukları da artmıştır. Reel sosyalizm uzun süre kapitalizme dayanak teşkil etti. Onun yıkılışı emperyalist-kapitalizmin sorunları anlamına da gelir. Dolayısıyla emperyalist-kapitalist cephede de bunalım krizleri daha köklü ve yine bir aşama biçiminde gelişebilir. Eskiden bağımlı, uydu ülkelere kadar diktatörlükler dayatarak götürmek istiyordu durumu, yine kendi içinde sürekli tekelcilik ve anti-demokratik yöntemlerle götürüyordu, fakat şimdi bunlar yıkılıyor. Dolayısıyla yakın dönemde kapitalist-emperyalist sistemin içindeki bunalımın da yeni biçimler altında daha köklü, daha derin gelişmesi kaçınılmazdır. Bütün bunlar, önümüzdeki dönem açısından yeni düzen çalışmaları biçiminde kendini dile getirmekteyse de biz buna yeni düzenden ziyade, düzensizliğin gelişmesi, iki sisteme, iki bloğa dayalı düzenin aşılması, ama henüz yeni dünya düzeninin nasıl gelişeceğinin de kestirilememesi diyebiliriz ve bu ancak yine halkların ve daha çok da emeğe dayalı çözümlerin devreye girmesiyle çözüm bulacaktır. Bu da sosyalizmin kendini yenilemesi anlamına geliyor. Sosyalizmin bir döneminin kapanıp yeni bir döneminin açılmasıyla, sosyalizmin mevcut gelişmelere karşılık verecek bir aşamaya kendisini ulaştırmasıyla ancak, çözüm sağlanabilecektir. Yani önümüzdeki dönemin düzeninin sağlanmasında sosyalist yenilenme kesin bir çözümleyici güç olarak kendisini dayatacaktır.
Sosyalizmsiz bir dünya düşünülemez. Ama şimdi böyle bir sosyalizmin nasıl gelişmesi gerektiği de tam bir kargaşa içindedir, eski biçimler kesinlikle çözüm değildir. Eski biçimlere, o neredeyse yüz yılı aşan biçimlere sarılmak, özellikle kalıpçı yönlerine sarılmak beyhudedir. Bunun sonuç getiremeyeceği zaten anlaşılmıştır, ama yeni biçimleniş, yeni bir muhtevayla birlikte nasıl kendisini gösterecektir? Yeni teorik perspektif kadar, yeni program ve perspektif kadar, yeni program ve örgütlenme biçimleri de kesinlikle önümüzdeki dönemin sosyalizmini bekleyen çalışmalar olacak, bu yönlü görevlerin yerine getirilmesi söz konusu olacaktır. Dolayısıyla yeni düzenlemenin kapitalizmin gücüyle değil, sosyalizmin gücüyle gelişim göstereceği kesindir.
Sosyalizme inançsızlığın özellikle körüklenmek istendiği günümüzde asıl yapılması gereken sosyalizm uğruna daha kapsamlı bir teorik çalışma ve onun öncü pratik çabalarını sergilemektir. Mevcut yeni düzen diye tabir edilen gelişmeye verilecek en doğru yaklaşım budur. Kapitalist emperyalizmin daha iyi incelenmesi ve yeni dönemde aldığı biçimlerinin -sömürü olsun, baskı sistemleri olsun, yine onun kül-türel-sosyal boyutları olsun-gelişiminin nasıl olduğunun dikkatle incelenmesi gerekmektedir ki, bu yaratıcı yaklaşımlara ihtiyaç gösterir. Ulusların bağımsızlık hareketlerinin yeni biçimleri, klasik sömürgeciliğe ve yeni sömürgeciliğe karşı kazanılan ulusal kurtuluşların, bağımsızlıkların önümüzdeki dönemde nasıl evrim göstereceği, yeni bağımsızlık türlerine sosyalizmin öncülüğü altında ve onun bağlaşık-lığıyla nasıl ilerleme kaydedeceği üzerinde durmak önem taşıyacaktır. Bu yönlü gelişmeler şüphesiz ki içinde bulunduğumuz dönemin önemli sorunlarını teşkil eder. Basmakalıpçı yaklaşımla bu sorunlar çözümlenemez. Sosyalizm herhangi bir ideolojiden daha fazla bilimsel bir özelliğe sahiptir, dolayısıyla bilimsel özelliğine daha çok sarılarak ve fakat geçmişindeki muazzam yetmezlikleri ve yanlışlıkları da görerek, aşarak, insana en yararlı sistem olmayı bir kez daha kanıtlayacak ve insanın kurtuluşunda hayati rolünü mutlaka oynayacaktır.
İşte böylesi bir dünya düzenlemesi içerisinde belki de tarihin ve günümüzün en kadük, en kemikleşmiş, en başa bela bir sistemi olan Türkiye Cumhuriyeti gerçeği karşımızda durmaktadır. Biz bu gerçek üzerine çok şeyler söyledik. Şu açık ki bu, bir yandan köhnemiş Osmanlı yıkıntıları üzerine, fakat bir o denli de onun içinden gelmiş değerler tarafından inşa edilirken, kendisi için en elverişli bir uluslararası durumdan güç aldı. Yani 1920'lerdeki kapitalizm-sosyalizm çatışmasının denge politikasına en çok imkan verdiği, böylesine bir politikaya dayanarak rahatlıkla sonuç alınabilecek bir aşamanın da ürünüdür. Bir yandan son derece elverişli bir Osmanlı kalıntıları sistemi, diğer yandan buna oldukça imkan sunan bir yeni uluslararası kapitalist-sosyalist çelişkisinin yanı başında boy vermesi, TC'yi TC yapan gerçek nedenlerdir. Ve o yetmiş yıldır aşağı yukarı bu dengenin bir ürünü olarak yaşama imkanı bulabilmiştir. Bir gerçeği kavramak için ona hayatiyet kazandıran ortamı, etkenleri iyi görmek gerekir. Dolayısıyla yetmiş yıldır ulusal imhamızı neredeyse sonuç alacak aşamaya getiren bu gerçeği, neden ve sonuçlarını iyi görmek zorundayız. 1920'lerin başında böyle şekillenirken her türlü feodal entrika baskı ve sindirme yöntemleri kadar dengeciliğin de her türlü politik kurnazlığını sergiledi. Karşısındaki Anadolu emekçileri zaten çağlar ötesinin uykusu içindeydiler. Çok sınırlı bir Osmanlı eliti ve yaşamlarını mutlak anlamda ancak böylesi bir devlet kalıntısına ve onun yeni uluslararası alanı değerlendirmesine dayalı olarak gören paşalar, her türlü çılgınlığı elbette yapacaklar, kural-kaide tanımayan, ahlak tanımayan, baskı ve sömürüde sınır tanımayan bir gerçekliğe ulaşacaklardı. İşte TC budur. Buna karşın yüzyılların çokça yenilmiş, alabildiğine işbirlikçi ve hep aleyhte yer almış bir aşiret, kabile sistemi içinde bulunan toplumumuzun hakim öğeleri (aşiretçi-feodal önderlik elbette ki biraz çıkarlarını kollama amaçlı) TC gerçekliği karşısında kendini kollama girişimlerinde büyük bir felaketle karşı karşıya gelecek ve sadece kendileri açısından bu felaket bu kadar derin kalmayıp halk açısından çok daha derin sonuçlara yol açacak, bu dönemin hakim eğilimi olan ulusal gelişme açısından, ulusal kurtuluş açısından en büyük handikaplardan birisi haline gelecekti. Yeni düzene kolay bağlanma, işbirliğine yönelme aşiretçi-feodal önderliğin tarihi bir özelliğidir. Onlar kısa bir isyan döneminden sonra hızla işbirliğine yönelmiş ve ulusal değerlerin ölümcül darbeler yemesine yol açmışlardır. Biliyoruz ki isyan dönemlerinde, çok kötü bir işbirlikçilik türü boy vermiştir. Her türlü ulusal imhayı, inkarı birlikte getiren ve muazzam örgütsüz, uluslaşmamış, vatan ve özgürlük değerlerinin yanından bile geçmemiş, yüzyılların o aşiret, kabile, feodal din, mezhep çelişkileri içinde boğulmuş bir toplum gerçeği içerisinde tabii ki gerisin geriye gidilecek, her şey tartışmalı hale gelecek, nefes alınamaz bir duruma gelinecek ve bu bizlerin de içinde şekillendiği bir dönemin oluşmasına yol açacak; ulusallık adına, özgürlük adına, her türlü insani değer adına bir şeylerin neredeyse kalmadığı bir durumla yüz yüze bırakacak, son derece inkarcı bir neslin, örgütlenme tanımayan, toplumu tanımayan, temel insani değerleri tanımayan bir inkarcı neslin doğmasına ve işte bu nesle dayalı çok tehlikeli bir yaşamın boy vermesine yol açacaktı! Biz kendimizi dünyayla yüz yüze bulduğumuzda, aslında bize biçilen kaftan budur, önümüze serilen yaşam budur. 1950'ler sonrası, bu anlamda yenilmeden de öteye, eski yaşam kalıntılarının da ötesinde, ne yeni adına TC'nin bizzat kendi değerlerini sunabildiği, ne de eski adına bize bir şeyin kaldığı, aksine her şeyin alınıp-götürüldüğü, en yoksullaşmış bir dönemin nesli olarak büyüme ve bu anlamda çok zayıf bir kişilikle, çarpık, zayıf, inkarcı bir kişilikle vücut bulma gibi bir yaklaşımla kuşatılmak ve onun içinde şekillenmekten başka bir çaremiz yoktu. Bu kölelik, dünyanın belki de hiçbir toplumunda, ulusunda, halk gerçeğinde ortaya çıkmayan bir kölelik biçimidir. Dolayısıyla üzerinde halen durmakta yarar görüyoruz.
PKK'nin 1970'lerdeki çıkışını değerlendirirken, dayandığı sosyal zeminin ne kadar ulusallıktan ve halklaşmaktan uzaklaştırılmış olduğunu, ne kadar ulusal inkarcılık ve ihanetin geliştirildiğini, hatta insani değerlerin ne kadar yerle bir edilmiş olduğunu, bunun nasıl, kimler eliyle ve ne kadar başarılmış olduğunu değerlendirirsek ancak çıkışın anlamını hakkıyla kavrayabiliriz. Başlangıçtaki sınırlı bilinçlenme bugün daha da gelişmişse, bu gerçeğe bizi 'mutlaka daha iyi ulaştırmak içindir. Ulaştırdığı oranda da biz temel insani değerler, ulusal özgürlük değerleri ve bunun yaşamsal ifadesi biçiminde kişilikleşmelerden bahsedebiliriz. Bu yeni yeni tanıdığımız, bu temelde güçlenme denilen bir olayı gerçekleştirmemiz anlamına da geliyor. TC'nin günümüze doğru evrimi nedir? Aslında, belirtildiği gibi, antidemokratik, oldukça feodal kalıntılar içeren ve çağdaş cumhuriyetlerle bağdaşmayan bu cumhuriyet, esas gücünü sosyalizm-kapitalizm çelişkisinde buldu. Dengeye dayanıyordu, bu temelde doğdu, 1950'lere gelindiğinde NATO'nun kanadı altına girerek, biraz daha gelişme imkanı bulabildi. Kendini NATO'ya adapte ederek, uluslararası kapitalizmin ve tekellerin gelişmesine uyarlayarak yüzyılımızın bu son çeyreğine kadar getirebildi. Ama yine de her zaman olduğu gibi, sert bir askeri yönetim olmadan yürüyemeyecek kadar zayıftı. Esas itibariyle TC bir askeri cumhuriyettir, sivil yan maskedir, siviller figüran rolünü oynarlar, ama asıl yönlendirme ordudadır. Dolayısıyla sivil otorite veya bir sınıfın siyasal otoritesi batılı anlamda gerçekleşmiş değildir, bu anlamda ister egemen sınıfların koalisyonu ister tek bir kesimin diktatörlüğünden ziyade, hepsini kendi içerisinde özümseyen ve esas itibariyle siyasi otoriteye damgasını vuran diyoruz ki, ordudur. Sivil görünümler zaman zaman tehlikeli olmaya başladığında bu maskesini derhal atıp gerçek kimliğiyle ortaya çıkıyordu. 12 Mart, 12 Eylül bu konuda çok öğreticidir. Böylesine bir askeri cumhuriyet, çıkışını, gelişmesini ve görüntülerini böyle sergilerken, acaba bu yenidünya düzenlemesi gelişirken ne kadar ayakta kalma şansına sahiptir? 12 Eylül, özellikle de onun ANAP-Özal icrası, bir anlamda en pragmatik bir biçimde ve gerçekten öyle fazla yaratıcı falan da değil, telaşla yeni düzenden yararlanmayı da içerir. Yani eski klasik biçimiyle TC'nin sürdürülemeyeceğini bunlar kavrıyor. 12 Eylül bir anlamıyla çok şiddetli bir askeri rejim iken, diğer yandan bu uluslararası gelişmeleri Özal eliyle kapatmak isteyen bir rejimdir. Özellikle iki dengeye dayalı uluslararası sistemin yıkılışı, bunun yerine çok kutupluluğun doğuşu TC'nin durumunu belirsizleştirmiştir. Bu anlamda politikasız bırakmıştır. Batı, özellikle Avrupa bir öğe olmak istiyor, ABD'ye karşı olsun Japonya'ya karşı olsun bir kutup olmak istiyor, ama kendi değer yargılarını da beraberinde getiriyor. Bunlar insan haklarıdır, demokrasidir, belli ölçülerde ulusal haklardır. TC kendi kaderini buraya bağlamak istiyor ama sistemin insan haklarına karşıt konumu, yine anti-demokratik karakteri, ulusal haklar düşmanlığı, bu haliyle artık bu rolünü oynayamaz; çünkü ne Sovyetlere karşı artık karakol teşkil edeceği bir uluslararası durum söz konusudur, ne de Ortadoğu'ya karşı böyle bir durum söz konusudur. Her ne kadar Saddam'a karşı biz yine rol oynayacağız diyorsa da, bunlar da az çok aşılmış durumdadır. Belki İsrail'in iyi bir müttefiki olarak Yahudi lobisi tarafından destek görebilir ama kendini kurtarmaya yetmeyecek bir destektir bu. Dolayısıyla acaba Batıyla bütünleşebilir mi diyoruz? Ama kendini insan haklarına, demokrasiye, ulusal sorunun çözümüne tamamen vermesi gerekiyor. Bunu başarması demek, büyük ihtimalle kemalizmin ve ona dayalı cumhuriyetin yıkılması demektir. Yeni bir cumhuriyetin kuruluşuna cesaret edebilir mi, mevcut düzen orduyla, resmi-sivil kurumlarıyla, anayasası ve partileriyle bu duruma henüz hazır değil. Dolayısıyla tam bir bunalımın sıkışıklığını yaşıyor. Alel acele bazı iç ve dış politikalar oluşturulmak isteniyor, işte Sovyetlerin çözülüşünden sonra Ortaasya Türkleri, Azerbaycan ortaya çıktı. Bunların ortaya çıkması Türk sisteminin, Türkiye'deki TC sisteminin kurtuluşu anlamına gelmez. Tam tersine, daha da karışık bir sürecin içine girmesine yol açar. İsrail'le geliştireceği ilişkiler Ortadoğu'da daha da tecridine yol acar. Nitekim şimdiden bu durum gelişme gösteriyor. İran'la, Arap ülkeleriyle, Batı'yla bir türlü barışamıyor sistem nedeniyle, dolayısıyla orta yerde sallanıp duruyor. Yani sağlam bir dış politika, dolayısıyla yenidünya düzeniyle bu politikalar temelinde bütünleşme başarılmak surda kalsın, ağır sorunlarla ve belirsizliklerle doludur. İç politik düzenlemeleri de zaten bu düzenlemelerle bağlantılıdır. Şiddetle etkilenmektedir ama iç politikada insan haklarını esas alma, demokrasiyi esas alma, ulusal sorunu çözme gibi yaklaşımları, sahtekarca bir-iki sözü söylemekten öteye gitmemektedir, bu konularda sistemin özü gereği, yapısı gereği, bir türlü ilerleme sağlamadığını çok iyi biliyoruz. Nitekim bu konuda en iddialı, sözüm ona liberal gibi gözüken ANAP-Özal'ın son Ekim seçimleriyle yıkılışı da bunun kanıtıdır. En iddialı ekipti, yeni ekipti, liberal ekipti, ama aşılmaktan kurtulamadı, her ne kadar yakında yine geliriz diyorlarsa da fazla güven verici bir konumda olmadıkları açıktır. Ancak yeni bir askeri darbe ile bu düşünülebilir ki, o da bu koşullarda zordur veya mevcut ordu etkinliği nedeniyle gereksizdir. Ekim seçimlerinin ortaya çıkarttığı gerçek özünde nedir? Gerek ulusal, gerekse uluslararası alana yönelik, 12 Eylül rejiminin politikalarının bitmesidir. Fakat bir o denli yeni politikalara açılmama, tam bir eskiyi tekrarlama, yani halkı eskiden nasıl uyuşturmuşlarsa tekrar öyle eskiye dönme durumu söz konusudur. Aslında eski-yeni nedir sorusu da sorulabilir. Yeni eskiyi aratır, eski yeniyi aratır gibi bir durumdur, yaşanan çözümsüzlüktür, daha da gelişen bir bunalım anlamına gelmektedir.
Demirel hükümetinin kuruluşundan bahsedilmektedir, büyük olasılıkla böyle bir hükümet kurulacaktır. Bu hükümetin karşı karşıya bulunduğu vahim durum örtbas edilemez biçimde gözler önündedir ve bizzat Demirel sözleriyle bunu açığa vurmaktadır: "Koşullar çok zor" diyor Demirel. "Eskiden yaşadığımız sorunlardan daha zor sorunlar karşımızdadır, herkesin çözüm için katkısına ihtiyaç vardır." Peki, ama herkesin katkısını neyle isteyecek? Çok dar bir tekelci kesim için toplumu soyup soğana çevirdiler. Emekçilerin, Kürt halkının iliklerini kuruttular, bunlardan daha fazla ne isteyebilirler? Uyguladıkları baskı ve zulümdü, katkı beklemeleri çok zor. 12 Eylül gelirken uluslararası alandan, NATO'dan yardım istiyordu. Niçin? Komünizm tehlikesi var, devrim tehlikesi var, diye. Peki, şimdi hangi komünizm tehlikesinden bahsederek yardım alacaklar NATO'dan? NATO'nun en son yaptığı zirvesinde NATO'nun daha çok siyasi bir kurum haline gelmesi, siyasi görevlerinin ön plana çıkarılması kararına varıldı. Bu Türkiye'nin aleyhine bir durumdur. NATO, yeni stratejisi gereği demokrasiyi, insan haklarını gözetmek durumunda kalacağından eski köhnemiş askeri yöntemler, askeri stratejik yaklaşımlar artık temel stratejisi olmaktan çıkacaktır. Dolayısıyla NATO, bünyesindeki durum değişikliği gereği Türkiye için fazla destek vaat etmiyor. Eskisi kadar NATO desteği, yardımı söz konusu olamaz. Buna ortam elverişli değil. Tam tersine, Türkiye'den bir şeyler istenecek; "Siyasal sistemini düzenle, demokrasiyi geliştir. İnsan haklarına bağlı ol, ulusal soruna belli oranda çözüm getir" denilecektir. Batı bu yönlü baskıları habire geliştirecektir. Dolayısıyla 12 Eylül'ün başında olduğu gibi yeni dönemin hükümet çalışmaları destek göremeyecektir. İç politikada yeni hükümet daha fazla baskıya yönelemez, çünkü baskı uygulanacağı kadar uygulandı. Yani örgütlerin tasfiye edilmesiyle, tutuklamalarla, işkenceyle alınacak sonuçlar alınmıştır. Dolayısıyla yeni hükümetin içerde baskıyı geliştirerek kendisini güçlendirmesi düşünülemez. Hatta bu konuda tersini yapmak zorundadır. İnsan haklarını, demokrasiyi belli ölçülerde geliştirirse belki yaşama şansına kavuşabilir. ANAP'ın yıkılmasının en önemli iç nedeni buydu. Dış nedeni de dediğimiz gibidir, yani yeni düzenin artık ANAP türü, 12 Eylül türü bir rejime destek vermemesi rol oynamıştır.
Emekçilerin daha fazla sömürülmesi de artık mümkün değildir. Gerçekten geçen on yıl içinde sömürü yöntemleri alabildiğine gelişti ve ancak bu kadar sömürüyle dış ticaretin geliştirilmesi, döviz girdi-çıktısı sorununun halledilmesi gibi sonuçlara ulaştılar. Bunu da daha fazla geliştirmeleri düşünülemez. Emeğe daha fazla pay düşecek bundan sonra. Yeni hükümet bu temelde emeğe daha fazla pay, halka daha fazla demokrasi tanıyabilir mi? Yine içerde bu yönlü baskılara olumlu cevap verilebilir mi? Görünüşe bakılırsa mevcut koalisyon hükümeti, Demirel'in önderliğindeki koalisyon hükümeti bunlara öncelik vereceğini söylüyor. Öncelikli sorun demokrasidir, emekçilerin konumlarına biraz daha dikkat etmedir; onları daha fazla sömürme değil. Geçmiş on yılda kaybettiklerini biraz kazandırmadır. Ama hangi kaynakla? İç ve dış kaynaklar artık elvermiyor. Sermayeye yönelmeleri gerekir, tekelciliğe yönelmeleri gerekir. Ama tekelciliğe ne kadar yönelebilirler? Sermayeye karşıt bir konuma yönelme güçleri olabilir mi? Bu çok zordur; dolayısıyla ekonomik sorunların çözülmesi biraz zor. Biraz daha fazla demokrasi; burada daha fazla demokrasi bir defa halkın mücadelesini hızlandıracaktır, daha fazla örgütlenme ve eylemliliğe yol açacaktır. Bu, kaybettiklerini hem ekonomik hem siyasi düzeyde kazanmak, yine sosyal-kültürel tahribatları gidermek i-cin halkın çok yönlü bir ayağa kalkışı gerçekleştirmesi ve bu yılların hesabını sorması anlamına gelecektir.
O halde bu hükümet bir yandan sermayenin hem demokrasi hem de emekçilerin haklarını vermeme dayatması, ama diğer yandan da halkın daha fazla demokrasi ve emeğe karşılık istemesi gibi bir çifte baskı altında kalma ve böyle iki çelişkili güç arasında yol alma gibi bir gelişme çizgisiyle kendisini karşı karşıya bulacaktır. Uluslararası alandan da artan bir biçimde, demokrasi ölçülerine uyması, eski şoven politikalardan uzaklaşması için bir baskıyla karşı karşıya bulunacaktır. Bütün dünyadan bu yönlü baskılar karşısına dikilecektir.
Böylesine güçlü bir baskı altında bu hükümet ne kadar yaşayabilir veya bu baskılara bu hükümet ne kadar karşılık verebilir? Gerçekten dikkatle değerlendirilmesi gereken bir süreç olacağı daha şimdiden açıktır. Dolayısıyla bu bir darboğazdır, artan bunalımdır; fakat halkın lehine, halk demokrasisinin lehine gelişme imkanlarının fazla olduğu, bunalımın halk lehine, emek lehine, ulusal kurtuluş lehine çözüme zorlayacağı bir süreçtir de. Yani '80'lerin başındaki durumun tersine bir durum '90'lar-da yaşanıyor, daha da hızlı yaşanacaktır. Bir anlamda '80'lerin başından itibaren geliştirilen dıştan destekli muazzam baskı ve sömürü, '90'ların başından itibaren yine dıştan bir destekle de demokrasinin, sömürüye karşıt olmanın hamlesine dönüşecektir. Demire! önderliğindeki koalisyon, bunu fazla kavgaya dökmeden, iki tarafı da idare eden bir mantıkla frenlemek ve böylece ciddi bir devrim seçeneğinin gündeme gelmemesi için tüm gücünü ortaya koymak isteyecektir.
Bu konuda sosyal demokratları da -ki, Türkiye'de anlamı içeriği nedir biliniyor- kullanarak gidişatı kurtarmaya çalışacaktır. Gelişecek demokrasi, devrimci demokrasi hamlesi altından, özellikle de baş sıradaki ulusal kurtuluş hamlemizin etkisi altından TC'yi, onun yeni durumunu kurtarmaya çalışacaktır. Hükümet bu nedenle tamı tamına olası bir devrimsel gelişmeye karşı düzeni sigortalama, hükümetidir. Egemen sınıflar koalisyonu içindeki durum gerçekten karmaşık; çok şeyin hesabının sorulabileceği, buna karşı kendilerini ne kadar savunabilecekleri, savunma için nelere başvurabilecekleri gibi konularda tartışmalar gelişmektedir.
Dikkat edilirse yeni partiler, yeni koalisyonlar, yeni seçimler çok kısa süreler içerisinde boy verebilir. Yine Anayasa değişiklikleri, parti seçim yasalarının değişikliği hukuki alanda hızla gündeme gelebilir. Veya emeğin kendisini örgütlendirmesi hız kazanabilir. Burada asıl anlaşılması gereken, egemen düzenin ordusu ve sivilleriyle aslında ne 12 Mart'larda, ne 12 Eylül'lerde olduğu gibi bir müdahale gücünde olduğu; asker ve sivilin birbirlerini idare etmeleri döneminin de artık geçtiği, bunların kaynaştıkları, içice eridikleridir. Ne sivil kliğin ve ne de askeri kliğin artık durumu kurtarmasının, bir on yılı, bir beş yılı kazandırmasının mümkün olmadığı bir durum yaşanıyor. Daha fazla bütünleşecekler ama bu bunalımın daha da genelleşmesi ve kliklerle de artık idare edilemeyeceğinin anlaşılması, bu anlamda çözümsüzlüğün netleşmesi, ya tam tutarlı bir demokrasi ve bu anlamda yeni bir TC gerçekliği ve TC'nin bir halk demokrasisine dönüşmesi gerçeği; demokratik bir cumhuriyete dönüşmesi gerçeği ya da bunalım içinde çökmesi anlamına gelir. Bu açıdan bir devrimci gelişme ile mi dönem kapanır, yoksa bir reformlar paketiyle mi kapanır, şimdilik kesin bir şey söylenemez.
Düzen kendini reformizme etmek istiyor; başarırsa cumhuriyeti reformlarla biraz allayıp-pullayıp yenileyecek, başaramazsa devrim seçeneği ağır basacaktır. Devrim seçeneğinin ağır basması, özellikte her şeyden önce buna önderlik eden ve bu durumların ortaya çıkmasında baş rolü oynayan Kürdistan ulusal kurtuluş mücadelesinin ve onun PKK önderliğinin kendini bu hükümet döneminde de güçlendirerek geliştirmesine bağlıdır. Özellikle de özel savaşın kendini daha da yetkinleştirerek sürdürmek iddiasında olduğunu iyi görmek gerekir. Olağanüstü hal kalkar mı kalkmaz mı, bu hiç önemli değil. Sıkıyönetim mi gelir, o da önemli değil. Zaten Kürdistan'daki mevcut yönetim tamamen askeri-faşist sömürgeci niteliktedir. Bu her zaman için böyledir. Zaman zaman bazı Kürt işbirlikçilerine dayanması fazla bir şey değiştirmiyor. Bu tip işbirlikçiler zaten aşıldı. Sivil maskeli idare edilmesi askeri hakimiyeti fazla örtbas edemez bizde, dolayısıyla olağanüstü hal olmuş, sıkıyönetim olmuş; bu ayrımları fazla ciddiye almak mümkün olmadığı gibi, olsa da ayrıntıdır. Ordu ağırlığı, ordu denetimi -ki, günümüzde çok iyi tanıdığımız özel savaş, dikkatle değerlendirmeyi gerektirecek bir biçimde hüküm icra edecektir. Aslında hükümetin idaresinden ziyade, Kürdistan'da özel savaşın idaresi diyeceğiz. Hükümet yine onun ekonomik, siyasi, diplomatik ihtiyaçlarını gidermekle mükelleftir. Esas karar, esas uygulama özel savaş subaylarınca geliştirilecektir. Özel savaş aslında başından beri uygulanıyor; önce gizli uygulanıyordu, şimdi açığa çıkıyor. Unutmayalım ki, gerçekten dikkatli bir göz, Türk basınını bile incelediğinde milimi milimine bize yönelik, Kürdistan'a yönelik bir özel savaşın uygulandığını görecektir. Camilerdeki hutbeyi okuyan resmi maaşlı müftüsünden tutalım hocasına, o-kuldaki öğretmenine kadar hepsi özel savaşın hizmetindedir. Belediyesidir, partileridir, hatta her türlü ekonomik, sosyal içerikli kuruluşlardır; hepsine özel savaşın elemanları sızdırılmıştır. Onların direktifleri doğrultusunda çalıştırılmaktadırlar. Maddi-manevi bütün resmi-gayri resmi düzeydeki kuruluşlar bunların kontrolü altındadır. Biz biraz üzerine yürüdük gerilettik, bazılarını açığa çıkardık ve fakat tümünü açığa çıkarmak, geriletmek, büyük savaşım ister. O halde özel savaşın karakterini, özelliklerini daha iyi görmek gerekir. Şimdiye kadarki kavrayışımızın sınırlı olduğu, ona karşı geliştirdiğimiz savaşın bu nedenle zayıf kaldığı göz önüne getirilerek, bu hükümetin de aslında özel savaşı kaldırması surda kalsın ona daha iyi hizmet etme gibi bir çaba içinde olacağını göz ardı etmeden ve fakat özel savaşın da hiçbir dönemle kıyaslanmayacak kadar gerileme içine girdiğini, deşifre edildiğini, bir anlamda küçümsenmeyecek oranda etkisizleştirildiğini iyi görerek ve nihai olarak özel savaşımın direkt ve dolaylı anlayış ve kurumlaşmalarını ve şiddete yönelik yanlarını dikkate alan kapsamlı bir devrimci savaş taktiğiyle karşılamayı bilmek gerekir.
Demek ki önümüzdeki dönemin devrimin lehine gelişmesi için her şeyden önce birincil planda ağırlıklı rol gerilla savaşında olmak üzere özel savaşın şiddete dayalı bütün uygulamalarını aynı şiddetle karşılamak, bunun için gerillayı derinliğine ve genişliğine iyi oturtmak büyük önem taşıyor. Biz şimdiye kadar gerillanın çocukluk aşamasını yaşadık. Gerillanın toyluk, amatörlük aşamasında kaldık. Olgun bir gerilladan bahsetmek zordur. Hatta ağırlıklı olarak silahlı propagandaydı bizim yaptığımız. Gerillanın bazı temelleri atıldı şimdi, ama gerçekten bir gerillacılık yaptığımıza inanıp kendimizi kandırmamalıyız. Gerillanın alt yapısı biraz oluşturuldu ve gerillaya benzer bazı eylemler, çabalar içine girildi ama çok yetersiz. Her kim ki, iyi gerillacılık yaptık, hem de nerdeyse en iyisini veya işte ancak bu kadar yapılabilir diyorsa, o kendini aldatıyor; o gerilladan, onun ordulaşma aşamasından bir şey anlamamıştır. Biz çok iyi biliyoruz ki, bu konumda olan birçok öğe var. Bunlar hiç şüphesiz önümüzdeki dönemin özel savaşına sağlam bir karşılık veremezler. Zaten dikkat edilirse şu anda en çok üzerinde durduğumuz da gerilla çalışmalarını engelleyen böylesi çabaların önünde durmaktır. Bir türlü gerillayı geliştirmeme, gerillaya rolünü oynatmama, gerillanın emrettiği eğitim, örgütleme, lojistik, üslenme ve hareket tarzını geliştirmeme, bunları bir türlü ordu esaslarına, onun yönetmeliğine bağlayamama ve bu konuda objektif olarak gerçekten bir tasfiyeci rol içinde bulunma durumu eğer asılmazsa gerillanın yozlaşması ve kendi kendini tasfiye etmesi göz ardı edilemez. Gerçek bir tehlikedir bu. Çoğunun iyi niyetli olması, köylü usulü savaşması bu durumu daha da tehlikeli hale getiriyor. Burada şunu çok iyi bilmek gerekiyor ve özellikle sizlerin çok iyi bilmesi gerekiyor, halihazırda savaşa varım diyenlerin müthiş anlaması gerekiyor: Mevcut düzeyin her ne kadar bir gelişme düzeyi olarak alsak da son derece zor bela ayakta tutulan bir düzey olduğunu, bizim, özellikle önderliğin çabalarının ardı arkası gelmez katkılarıyla ayakta tutulduğunu göz ardı edemezsiniz. Birlik savaşçılarının, komutanlarının konumu eğer her gün ihtimamla, sağdan-soldan destekle yönlendirilmezse düşmeleri kaçınılmazdır, diyoruz. Yani savaşçı ve komutan rolünü oynamaktan uzaktır.
Bu anlamda bu devrenin veya bu devrenin şahsında bütün partinin gerilla savaşı içine giren savaşçı ve kadrosunun üzerinde durulmasının en temel nedeni de bu durumu aştırmak, salt önderlik çabalarıyla veya alışılmış silahlı mücadele biçimleriyle bizim bu durumu artık daha fazla ilerletemeyeceğimizi, kurtaramayacağımızı iyi bildirmektir. Ve eğer gerekenler yapılmazsa, özellikle bizim çabalarımızın şu veya bu nedenle arkası kesilirse, değil gelişme, tasfiyenin kaçınılmaz olduğunu size göstermek içindir. Burada özel savaşı karşılayacak, ona göre gerillayı geliştirecek pozisyonu, gerilla savaşçılığını, gerilla örgütlendirmesini, ordulaşmasını sağlamak gibi ertelenemez, üzerinden, altından, sağından, solundan geçilemez, mutlaka gereği yapılması gereken emredici bir görevle karşı karşıyayız. Önümüzdeki dönemde özel savaş eğer iyi bir gerillayla karşılık bulmazsa, başarı kaydeder. Mevcut gelişmelere, bizim çabalarımıza, partinin dışta-içte yürüttüğü siyasal çabalarına güvenerek sahte bir gerilla yaşamına kimse kendini kaptırmasın. İçinizde özellikle bu yönlü tehlikeli eğilimler, yaklaşımlar var. Partinin büyük tecrübesine dayanan gelişmenin üzerinde ucuz yaşanmak isteniyor. Gelen bütün raporlar, hiç çaba harcamadan, ucuz komutanlık talepleriyle dolu. Bir Türk teğmeni dört yıl genelkurmaylık okur, staj dönemi vardır, askeri liseden geçer, daha öncesinde ilkokulu, ortaokulu okur. Bu kadar kapsamlı bir eğitimden geçen kişi teğmen, yani bir takımın komutanı olur. Bizimki ise daha doğru dürüst iki kelime konuşamıyor ama bir günde bir takım da değil, bölük komutanlığını istiyor, bizden. Artık bu gaflete bir son vermeliyiz. Böyle ucuz komutanlık olmaz! Böyle komutanlık anlayışını yerle bir edeceğiz. İki keçi gütmesini bilmeyen, ben komutanlık istiyorum diye kendisini hangi cesaretle dayatabilir? Bizim bir ordulaşma imkanı yarattığımız doğrudur. Savaşçı derlediğimiz doğrudur. Fakat bunlardan komuta teşkil etmek, takım komutanlığı teşkil etmek, doğru dürüst bir-iki kelimeyi konuşamayan, doğru dürüst bir nizamı bile kendine yedirmeyen adamın tasarrufuna bunları bırakmak kendimize yapılabilecek en büyük kötülüktür. Biz kendimize bu kötülüğü yapıyoruz şimdi. Yapmayalım; edebinizi bulacaksınız, terbiyenizi, nizamınızı bulacaksınız. Bu işe gönüllü geliyorsunuz, 'Varım" diyorsunuz, talep üstüne talepte bulunuyorsunuz ve fakat özüne, nizamına gelmezseniz sizden daha alçağı yoktur. Ordulaşma en oynanmayacak savaş biçimidir, örgüt biçimidir. Ülkedeki birimlerin durumuna bakıyoruz; gerçekten, eğer birlik komutanı olursam yaşadım, diye düşünülüyor. Biz bu partiyi bu aşamaya getirmek için kendimizi lime lime ederken yaşama diye bir şey aklımıza geldi mi? Bir takım insanı yiyeceğinden giyeceğine, ruhuna kadar biz donatacağız. O adam da gidecek üzerine oturacak! Böyle gözü kara adamlar şimdi peydan olmuş. Bir defa tepeden tırnağa kadar disiplin kesilmezsen, muazzam bir çalışma gücüne ulaşmazsan, teori kadar işin pratiğini bilmezsen bunun cesaret ve fedakârlığı sende olmazsa, nasıl komutan olmak istiyorsun! Ama ne yazık ki, parti adına önderlik eden, parti adına bu çalışmaları gözetmekten sorumlu olanlar da bir o denli sorumsuz. Ve hiç de ölçülere uygun olmadığını bildikleri halde, bu iş böyle yürümez, böyle komutan olunmaz, böyle savaşçı bile olunmaz diyemiyorlar. Bu konuda görevlerini maalesef yerine getiremiyorlar. Gerillayı geliştirmek, sorunları böyle kavramak ve çözüm gücü olmakla mümkündür. Son yıllarımızı ve bu son devremizi çok büyük bir çabayla biz bu sorunların çözümüne boşuna hasretmedik. Şimdi tekrar söylüyorum: Gönüllü geliyorsunuz, anlam ifade etmesi için çelikten bir disiplini, ordu çalışmasına dayatmalıyız. Bir komutan kimdir, bir savaşçı kimdir, görevi nedir? Bu sorulara cevap vermeden yaklaşmayın diyorum size. Söz veriyorsunuz, hiç olmazsa biraz namuslu bir biçimde bu sözün adamı olun, ama bu da bu yönlü görevlerin başarılmasına bağlı. Bu gücü kendinizde oluşturun. Hiç şüphesiz biz burjuva okullarında olduğu gibi, harp okullarında olduğu gibi uzun süreli bir eğitim görmeyeceğiz. Halkın okulları bunlardır. Halkın askeri okulları bunlardır. Halkın evlatları bu okullarda gerilla için, kadro ordulaşmaları için gerekeni alırlar ve biz de gerekeni veriyoruz. Fazlası var, eksiği yok aslında. O zaman layık olalım. Verileni alalım. Halk savaşçılarına, halk ordulaşmasına ne lazımsa onu kendimizde üretelim. İmkansız değil bu, koşullar çok olgun hale gelmiştir.
Reber APO
1991 Aralık Çözümlemelerinden Derlenmiştir- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
20 Aralık günü 21.00-22.00 saatleri arasında Medya Savunma Alanlarına bağlı Zap’ın Çiyareş, Angola, Şehit Ferhat ve Karker Tepeleri, Karker Tepesi yamaçları, Şikefta Brindara ile Spindarê, Bêtkarê, Sernê ile Bimê köylerine yönelik olarak işgalci TC ordusu tarafından havan ve obüs saldırısı düzenlenmiştir.
- Ayrıntılar
"Öncelikle Sayın Abdullah Öcalan ve bütün Kürdistan halkından izin alarak bu eylemi gerçekleştiriyorum. Ben şimdi bedenimi ateşe veriyorum ama unutulmasın ki bunu halkım için yapıyorum. Barışın sesi olmak istiyorum. Bedenlerini ateşe veren arkadaşlarımız gibi…
Hiç kimsenin üzülmesini istemiyorum. Mezarımı Kürdistan bayrağıyla süsleyin. Bütün Kürdistan halkını ve gerillaları sevgi ve saygı ile kucaklıyorum."
Yeniden bir Kürdistanlı genç bedenini ateşe verdi. Bu yıl Mustafa Malçok bedenini ateşe vermişti ardından da bir müddet sonra Evrim Demir. Şimdi ise Fırat İzgin. Ve her bedenini ateşe verenle bizlerin bedeni ateşe verilmiş oluyor. Bu kadar acıyı göze alanlarla bizler acının en ağırını yaşıyoruz. Nasıl ki vurulan yoldaşlarımızla biz vuruluyorsak, nasıl ki cenazeleri yerlerden süründürülen yoldaşlarımızla biz süründürülüyorsak öyle her Kürt gencine kalkan elle biz vuruluyoruz. Biz yaralanıyoruz, bizlerin kolları kırılıyor, bizlerin başları yaralanıyor, bizlerin kafaları dipçiklerle param parça ediliyor, bizler linç ediliyoruz, bizler bıçaklanıyoruz.
Evet, o nazik, nazik olduğu kadar da güzel körpecik canlar bedenlerini ateşe verirlerken bizler cayır cayır yanıyoruz. Çünkü her kendisini ateşe veren gençten bize bırakılan mesajlar var. Fırat İzgin bizim için “Bütün Kürdistan halkını ve gerillaları sevgi ve sayı ile kucaklıyorum" diyor ve bize mesajını bırakıyor.
Daha önce bedenini ateşe 14 Temmuz sıcaklığında veren Evrim Demir ise: “AKP hükümeti bir kanal vererek bizi kandıracağını sanıyor. Artık öyle Kürtçe söyleyip oynamak falan yok. Bir statü istiyoruz. Biz kendi kendimizi yönetme hakkı istiyoruz. Biz var olduğumuzun ve PKK hareketiyle bir bütün olarak kabul edilmiş istiyoruz. Bu da böyle bilinsin. Artık “PKK hareketini imha ederiz, tasfiye ederiz” deyimiyle 30 yıl daha savaşa hizmet ederler. Ben ve benden sonrakiler bunu kabul etmez. Tekrar ayaklanırız 70 yıl sonra bile olsa” diyerek bize gitmemiz gereken yolu göstermişti. Bize meşale oldu.
Evrim Demir’den önce Kürtlerin miladı olan 15 Şubat günü hemen Dicle nehrinin kıyısında “15 Şubat karanlığını yanık bedenlerin aydınlatmasıyla” yazan Mustafa Malçok ise komploları nasıl karşılamamız gerektiğin en açık ve berrak bir şekilde dile getirmişti.
Ve birde 15 Şubat 2010 yılında Adıyaman’da bedenini ateşe veren Müslüm Doğan’ın: “Adı bile yasak olan bir halkın, küllerinden tek tek dirilten Reber Apo'ya her Kürt genci gibi ben de binlerce kez minnettarım ve anlasınlar ki Kürt halkı bir daha asla ihanete uğramayacaktır ve bedenlerin tutuşacağı bugün de özümüz olan özgürlüğe gideceğimizi, gittiğim yoldan asla dönemeyeceğimizi tüm mutlak inançla belirtmek isterim. Beritanlaşmak, Semalarda yücelmek, Mazlumlaşmak, Viyanlara ulaşmaktır” diyerek bizim yol göstericilerimiz olan Beritan, Sema, Mazlum ve Viyan yoldaşlara nasıl bağlı yaşamamız gerektiğinin ışıklı yolunu büyük bir özveriyle göstermişti.
Evet, bu kadar güzel bedenler canlarını Yeşil Türkî Faşizm’e karşı ateşe vererek karşı duruyorlarken ve gitmeden önce bıraktıkları son mektuplarında hep bize özel selamlarını ve bağlılıklarını göndermişlerken bizlerin onların insan aklı ve iradesinin zor dayanacağı bu eylemlerine ölümüne bağlı kalacağımız açıktır. Onları, o gencecik bedenleri, bizleri Yeşil Türkî Faşizm’e karşı dimdik ayakta tutacak yegâne güç kaynaklarımız olarak hep minnetle anacağız. Onları sadece anmayacağız, onları kendimize göklerde yol gösteren en değerli yıldızlar olarak esas alarak zorlu mücadelemizde yol gösteren yapacağız.
Evet, bununla da sınırlı tutmayacağız bedenlerini ateşe veren ateşe verirken hiç tereddüt göstermeden gerillasına inanarak dünyanın en zor olan eylemini ortaya koyan bu gencecik körpecik bedenleri her zaman tüm zamanlarda yüreğimize alarak onların sıcaklıklarıyla kendimizi ısıtacağız. Onların bize verdiği bu ısı ve enerjiyle onların özlemleri olan daha adaletli ve eşit, daha paylaşımcı bir dünyayı yaratmak için hiçbir bedelden geri durmadan mücadelemizi bu faşizm ortadan kalkana kadar devam edeceğiz.
O körpecik bedenlerini ateşe vererek şahadet tacını giyen kahramanların önünde saygıyla eğiliyoruz.
Kasım Engin
- Ayrıntılar