Bir önceki yazımızda devletin başta Kürt gençliği olmak üzere dinamik tüm güçlere yönelik yeni yasaları gerekçe göstererek yeni bir yönelim geliştireceğinden ve bunun karşısında hazırlıklı olmamız gerektiğinden söz etmiştik. İki olay üzerinden meramımızı bir kez daha anlatalım.
Sözlerimizin üzerinden bir hafta geçti. Tabloya bir bakalım.
Molotof atan iki gencimiz pompalı tüfekle saldırıya uğruyor. “Oteli yakmak isteyen iki kişi kızgın pompalı tüfekli adam tarafından vuruldu” diye bas bas bağırdı haber başlıkları. Haklılığını, pompalı tüfekle saldırının meşruiyetini savunuyor manşetler.
Daha önce üstelik elinde molotof olmadan Bingöl’de kleşle taranarak şehit düşürülen iki yurtseverimizle bu tabloyu görmüştük. Gerekli gereksiz, ilgili ilgisiz onlarca yurtseverimizin sokak ortasında kurşunlanarak vurulmasında gördüğümüz gibi.
Açıktan bir savaş durumu ile karşı karşıya olduğumuzu bir kez daha hatırlatalım. Artık bir şekilde gençlerimize, eylem halindeki tüm insanlarımıza saldırı, kurşunlama, açıktan silah kullanma meşru sayılıyor. Bunu bir kere iyi görmek gerekiyor.
Bu adamlar kim peki? Hangi alçak gençlerimize silah sıkabiliyor. En yurtsever dediğimiz mekanlarımızda en militan yürekli gençlerimize kurşun sıkmaya cesaret eden o şerefsiz kim?
Bilmiyor muyuz, bulamıyor muyuz, tanımıyor muyuz?
Daha önceki yazımızda herkesin bulunduğu yerde düşmanla işbirliği halinde çalışan, kontravari çalışmaları yürüten insanların bulunup mimlenmesi gerektiğini de söylemiştik. Bu sözleri böylesi durumların önünü alabilmek için dillendirmiştik.
Artık şöyle bir silkelenmek gerekiyor. Ne var ne yok etrafımıza iyi bakmamız gerekiyor.
Kimin ne iş yaptığını, düşmanla ne kadar sıkı fıkı olduğunu, hangi fitneyi, hangi art niyeti taşıdığını bilmemiz gerekiyor.
Artık düşman kendi resmi giysili faşist kolluk güçlerinin halk nezdindeki yerini iyi biliyor. Kirli işlerini genel eylemliliklerde onlara yaptırsa da alttan alta örgütlediği ajan, kontra örgütleriyle halkımıza yönelik saldırıları yeniden örgütlüyor.
Açıkça söylüyoruz, o pompalı tüfeği kullanan adam başta olmak üzere gençlerimize karışan, onları tehdit eden, kurşun sıkanlar bize saldırmıştır. Bu böyle biline.
Otuz yılı aşkındır devletin silahına, topuna, tankına, uçağına, binlerce askerine karşı savaşmış bir gerilla gücü kalkıp iki tane kıçı kırık satılmış insandan çekinmez. Silah kullanmaz da demeyin. Değerlerini korumaya yemin etmiş gerillalar en çok da Kürtlerin, Kürdistan’ın geleceği olan gençleri, geleceğimizi korur. Eğer onlara saldırı varsa, saldırı nasıl gelmişse öyle de cevap verir.
Diğer bir konu da Hakkari’de yaşanan bombalama olayı.
Her şeyden önce saldırıda yaşamını yitiren gencimizin ailesi başta olmak üzere tüm halkımızın başı sağ olsun. Yine değerli bir gencimizi çaldılar aramızdan. Ama böyle kalır sanılmasın. İntikamı alınır elbet bunun da.
Hemen faşist vali üzerimize yıkmaya çalıştı bu saldırıyı. Ama korkusu bunun da suçüstü olmasıydı.
Bu olayla açığa çıkan şeyi bir kez daha gözden geçirmek gerekir.
Roboski katliamı adı ile anılan ve 34 gencimizin, insanımızın katledildiği insanlık dışı, vahşi saldırı ardından devletin tavrı herkes tarafından görüldü. Ne oldu? Başbakan çıkıp özür dileyeceğine (gerçi dilese de bir şey değişmeyecekti) kalkıp yaralı ailelerimizin param parça olmuş kalplerini para ile satın alabileceğini düşündü. İlk açıklama “tazminat vereceğiz” oldu.
Suskun medyadan tutun, yaranmacı, yağcı kamuoyuna kadar üzerinden neredeyse bir gün geçtikten sonra haber yapma niteliği kazanan bu katliam Botan halkı şahsında tüm Kürt halkına yönelik düzenlenen bir saldırıydı. Bu saldırı aynı zamanda resmi katliam konseptinin başlangıcıydı.
Kerdoğan kalkıp kimyeviyi kutladı, teşekkür etti. Ne için? Ne güzel de öldürdün diye tabii.
Anlamamız gereken ne peki?
“Size yaşam yok! Özgür olmakta direttikçe, onurlu duruş sahibi oldukça öldürüleceksiniz, katledileceksiniz. Ordumuz, devletimiz bunun için var. Elleri dert görmesin.”
Bu olaydan sonra yaşananlar, dava hakkında gizlilik kararının alınması, en şerefsizce devlet yaklaşımları, ikiyüzlü yaklaşımlar halen akıldadır.
Daha bu katliamın izleri taze iken Hakkari’de bu sefer daha fazla insanımızın ölümüne sebep olabilecek yeni bir katliam düzenlendi. Bu Hakkari bombalaması şüpheniz olmasın Roboski’nin bir devamıdır. Ve inanın son olmayacaktır.
O zaman ne yapmalıyız? Ekmek parası peşindeyken bombalanan, sokak ortasında yürürken bombalanan, gösteride kurşunlanan, kışın ortasında Wan’da yazlık bir çadırda yakılan, soğuktan dondurulan, metropollerde linç edilen, zindanlara doldurulan, Önderiyle bağı koparılmak istenen, her türlü hakaret, işkence, asimilasyon, katliam politikasıyla sindirilmeye, iğdiş edilmeye çalışılan bir halkın bireyleri ne yapmalı?
Cevap çok net!
Sonuna kadar direniş. Sonuna kadar öz savunma. Tabii doğru bir öz savunma için de doğru bir anlayış ve örgütlenme şart.
Daha da somutlaştıralım ve bir işbölümü yapalım.
Kendini riske atmak istemeyen, benim canım tatlıdır diyenler!
Tamam, hiçbir şey yapmayın. Sadece bulun. Evet, doğru duydunuz. Her mahalle, semt, ilçe, şehirde örgütlü bulunan gençlik örgütlerimize devletle işbirliği halinde çalışanların isimlerini, kimliklerini, ev ve iş yeri adreslerini bulun. Bu katliamlarda rol oynayan, halkımıza el kaldıran bu insanları bulun. Başka da bir iş yapmayın. Evinizde “ben de iyi bir iş yaptım” diyerek gönül rahatlığıyla yaşamaya devam edebilirsiniz. Ama bu söylediğimizi yapma şartıyla.
Ben bu işte varım, en büyük intikamı almaya hazırım diyenler!
İşiniz belli. Bu katliamlara bulaşanları bulup bir daha halkımıza el kaldırmak ne imiş, böylesi bir densizliğin cezası ne imiş bir gösterin. Laftan anlayana laf söylemek kültürümüz gereğidir. Tövbe edip gerisin geri kokuşmuş dünyasında yaşamak üzere gidecekse bırakın gitsin. Ha, yok, dibeje “ez ji ya xwe danekevim” “ez jî tera xwe heme”. O zaman ne yapılacağı bellidir.
Geriye kalan tüm halkımız. Anneler, babalar, dayılar, amcalar, teyzeler, halalar. Kendini katık etmeyip halen seyredenler! Lütfen gençlerimizi doğru yoldan çıkarmayın. Direnişten caydırmaya çalışmayın.
Bugüne kadar ailesinden bu davada şehit düşmemiş, faşist devletten darbe yememiş insan kalmadı. Bunca senedir devam eden bu durumu sonlandırmaya çok yakınlaştık. Ve herkesin bu davaya katılımı çok önemli. Biz de ana baba sahibiyiz. Biz de anamızı, babamızı, kardeşlerimizi, hepinizi canımız kadar seviyoruz. O yüzden her türlü olumsuzluğa, imkansızlığa rağmen karında, kışında, soğuğunda, yağmurunda, açlığında susuzluğunda diretip bu dağlarda yaşamaya devam ediyoruz.
Her gün devlet faşizmi tepemize tepemize vururken bireysel gelecekmiş, paşa oğlumu şöyle eğitip yetiştireceğimmiş, kızımı şöyle zengin birine vereceğimmiş gibi girişimleri bir kenara bırakın. Evet, tüm Kürt gençleri pırlanta gibidir. Evet, hiçbirinin kılına zarar gelmemesi için en başta biz kendimizi, canımızı siper ederiz. Fakat bunun yanında herkesin omzuna düşen sorumluluklar var. Siz durdukça, sustukça, kendinizi ve çevrenizi bu işe katmadıkça bu mücadelenin başarısı da gecikiyor. Ve her gecikme daha çok can kaybı, daha çok acı ve kan olarak geri dönüyor.
Hiç demeyin bizim başımıza gelmez. Dün Roboski’de, bugün Hakkari’de vuran devletin yarın nerede vuracağı belli olmaz. Bu yüzden öz savunmanızı örgütleyin. Bu dönemde yapılacak en önemli, en kutsal iş budur.
Pir Kemal
- Ayrıntılar
Basına ve Kamuoyuna!
16 – 23 Aralık tarihleri arasında Şırnak’ın Silopi ilçesi alanında bulunan Cudi alanında gerillarımız ile işgalci TC ordusu askerleri arasında yoğun çatışmaların yaşandığı ve bu çatışmalarda şahadetlerin yaşandığı, naaşlarının ise Malatya’ya götürüldüğü bilgisi basına yansımıştı.
- Ayrıntılar
Rosa Luxemburg’un katledilişinin yıldönümünü yaşarken o’nu düşünceleriyle, kişiliğiyle ve de devrimci duruşuyla anmak, anmanın da ötesinde inandığı değerlere inadına bağlı kalarak yaşamak, yaşatmak biz Kürdistan devrimcilerinin boynunun borcudur.
Rosa Luxemburg 15 ocak 1919 yılında Alman sosyalistlerin büyük devrimcilerinden biri olan Karl Liebknecht’le birlikte Paramiliter faşist güçlerce hunharca katledilmişti. Katledilirlerken birlikte kurdukları Spartakist hareketin başında yerini alıyordu. Aynı zamanda Rote Fahne yani Kızıl Bayrak adlı derginin de başındaydı. Katledilmeden önce de karşıt güçlerce ona Kızıl Rosa denilmesi boşuna değildi.
Rosa Luxemburg 5 mart 1871 yılında Polonya’da Yahudi bir ailenin kızı olarak dünyaya gelir. Fiziki sorunlarından dolayı hafiften aksayan Rosa, fiziki zayıflığını beynine ve yüreğine yoğun yüklenerek telafi etmesini bilmiştir. Erken yaşlardan işçi sınıfı ve sosyalizme ilgi duyan Rosa, okulunu bitirir bitirmez yurt dışına çıkarak doktorasını İsviçre’de tamamlar. Henüz Polonya’dayken aktif siyasal çalışmalara ve siyasal düşüncelerle tanışan Rosa, İsviçre’nin nispeten daha rahat ortamının yanı sıra, o yıllarda başka halklardan birçok devrimcinin de İsviçre’de bulunmasından dolayı çok erkenden kendisini düşünsel sahada geliştirerek sosyalist hareketin seçkin öncülerin arasında yerini alır.
Rosa Luxemburg inanılmaz ölçüde bir araştırandır. Çok güçlü bir kalemi vardır. Çok zekidir. Sözün tam manasıyla bir hatiptir. Tartışmaya girdiği insanları çok rahat ikna eden yine kişiliğiyle de etkileyen bir sosyalist olarak, dediğimiz gibi çok erkenden bulunduğu ortamlarda öne çıkmış ve sivrilmiştir. Rosa’nın bu özellikleri ileride içerisinde aktif yer alacağı Alman Sosyal Demokrat Parti’nin eğitim okullarında uzun yıllar eğitim vermesine götürecektir.
Rosa Luxemburg ömrü boyunca -orta halli yani ekonomik durumu normal olan bir aile ortamı içerisinde yetişmiş olsa da -hep büyük sıkıntılar yaşamıştır. Kıt kanat geçinerek devrimci ideallerine bağlı yaşayan Rosa Luxemburg, katledildiğine günü kadar da düşüncelerinde ve inandığı değerlerde bir adım bile geri adım atmamıştır.
Rosa Luxemburg’un belki de en büyük özelliklerinden bir tanesi bir kadın olarak müthiş kavgacı olmasıydı. Kavgasını düşüncelerinin keskinliğiyle, dönemin neredeyse tek otoritesi olan Bernstein’e, Kautsky’e hatta Bebel’e karşı amansız yürütmüştür. Genç olmasına rağmen görmüş, geçirmiş neredeyse yaşarlarken kutsanan Bernstein, Kautsky ve Bebel’i hiç çekinmeden eleştiren Rosa’nın bu cesaretinin arkasında hiç şüphe yoktur ki onun sosyalizme olan inancının yanı sıra, bir devrimcinin inandığı değerler uğruna gerekirse kellesini vermesini bilmesi gerektiğidir.
Kellesini vermeye dönük günlüğünde Karl Liebknecht’in eşine yazdığı “Her şeye rağmen görev başında, bir sokak çatışmasında ya da darağacında can vermek isterim” sözleri de onun kararlı ve boyun eğmez duruşunu da bize gösteriyor.
Rosa müthiş bir entelektüeldir. Ancak bu entelektüel kişiliğinin yanı sıra birde müthiş olan eylemci, örgütçü yaşam kavgacılığı vardır. O nerede bir işçi toplantısı varsa orada kitlelerin karşısında ajite çekendir, o nerede bir eylem varsa orada en ön cephede protesto edendir ve o nerede bir devrimci gelişme varsa orada en ön cephe de tam kavganın ortasındadır.
Evet, bundandır ki Rosa Luxemburg her zaman burjuvaların ve de çürümüş reel sosyalistlerin hedefinde olmuştur. Bundandır ki o çok kez zindanlarda tek başına aylarca direnmek zorunda kalmıştır.
Rosa Luxemburg’un birde ölümüne aşık olduğu yazma sevgisi vardır. Emperyalizmin köhnemiş zindanlarında bile inadına yüzlerce mektup yazarak hem davaya bağlılığını, hem davanın öncülüğünü hem de incilikli insan sevgisini görüyoruz. Bugünlerde onun yaşam biyografisini bu mektupları okurken değil ki kendimizi eleştirmiyoruz. Değil ki bu kadar insan eksenli görüş ve yaşam karşısında şaşırmıyoruz.
Örneğin yazdığı bir mektupta onu hafiften kandıran bazı yoldaşlarından söz ederken bile gülüp geçer. Almanca yazılarında buraya tercüme ettiğimiz sözleri takriben şöyledir: “Bazıları beni kandırdığını sanıyor, halbuki bu kadar yaşam tecrübesi edinmişimdir. Mümkün mü böyle küçük kurnazlıkla beni kandırmak(?)” diyor. Akabinde yazmaya devam ediyor: “ama onlar benim dava arkadaşlarım, ama onlar benim yoldaşlarım. Belki ne yaptıklarını bilmiyorlardır. Küçük hesapların bir gün açığa çıkacağı açıktır. Bunun için onların o küçük köylü kurnazlıklara gülüp geçiyorum. Onlara kızamam ki, onlar benim yol arkadaşlarım” demesi onun insana olan inancını ve sevgisini çok fazla gösteriyor. Sınıf kavgasında çok sert olan Rosa yoldaşlarına karşı ne kadar nazik ve narin olduğunu bize gösteriyor.
Evet, Rosa Luxemburg görüşleriyle, düşünceleriyle, yaşama bakışıyla, yaşamıyla, örgütçü duruşu ve eylemci kişiliğiyle özlediğimiz bir sosyalist önder. Zamanında kimisi kadın çalışmalarına fazla girmediği, kadına çalışmalarına çok yer vermediği için eleştirilmiştir. Belki bu eleştirilerinde haklıdırlar. En azında Clara Zetkin’in eleştirilerine hak vermemiz gerekir. Ancak bu eksiklik ve zayıflık Rosa Luxemburg’un büyük devrimci kişiliğine gölge düşürmez. Onun inandığı ve peşinde inadına koştuğu hakikat gerçeğine gölge düşürmez. Ve hele hele ona her zaman yakın duran büyük devrimci ve sosyalist kadın Clara Zetkin’in Rosa Luxemburg’a ilişkin söyledikleri:
“Rosa Luxemburg’ta sosyalist fikir, hem kalbin, hem beynin hiçbir zaman sönmeden yanan güçlü ve egemen bir ihtirasıydı. Bu şaşırtıcı kadının büyük amacı sosyal devrim yolunu hazırlamak, sosyalizme giden tarih patikasını temizlemekti. Devrim denemesi, devrim için çarpışmak onun en büyük mutluluğuydu. Bütün hayatını ve varlığını sosyalizme vakfetti… O, keskin bir kılıç, canlı bir devrim aleviydi” demesi dediğimiz gibi asla ama asla yabana atılamaz.
Troçki’nin ise “Bizim için Liebknecht, sadece bir Alman lider; Rosa Luxemburg da sadece Alman işçilerine önderlik eden bir Polonyalı sosyalist değildir. Hayır, onlar tüm dünya proletaryasının yakınlarıdır ve hepimiz, onlara kopmaz manevi bağlarla bağlıyız. Onlar son nefeslerine kadar, herhangi bir ulusa değil, Enternasyonal’e ait oldular” sözlerinin ne kadar doğru olduklarını bugün daha iyi anlaşılıyor.
Lenin ise Rosa Luxemburg’a ilişkin söyledikleri: “Bütün hatalarına rağmen o bir kartaldı ve kartal olarak kalacaktır ve anısı bütün dünya komünistleri için daima değerli olmakla kalmayacak, aynı zamanda biyografisi ve bütün eserlerinin yayınlanması, tüm dünyada pek çok komünist kuşağın eğitilmesinde son derece yararlı kılavuzlar olarak hizmet edecektir” derken de ne kadar büyük bir devrimciyle karşı karşıya olduğumuzu bize gösteriyor.
Önderliğimizin:
“Şunu demeye getiriyorum: 1980 sonrasında başlayan Cebel Şeyh eteklerindeki yirmi yıllık savaş halimiz, tarihsel-toplumsal temele dayalı ve anlamı çok büyük olan bir mücadeledir. İbrahim’in El Halil, Musa’nın Sina, İsa’nın Kudüs, Muhammed’in Medine’deki mücadelesinden derin izler taşır. Bununla yetinmez; Bruno’nun, Erasmus’un, Babeuf’ün, Bakunin’in, Marks’ın, Lenin ve Mao’nun izlerinden de etkilenir. Zerdüşt, Buda, Konfüçyüs ve Sokrates’in izlerinden yoksun kalmaz. Tanrıça Star’dan İnanna, Kibele, Meryem, Fatma ve Rosa’ya kadar gelen izlerden nasiplenmeyi de ihmal etmez. Kapabildiği kadar toplumsal hakikatin tüm gerçeklerinden şerbetlenir” derken Rosa’nın yerinin biz Kürdistan devrimcileri için ne kadar önemli olduğunu gösterir.
Evet, bizler Kürdistan devrimcileri olarak başka bir çağda yaşasakta Rosa’nın ruhunu tüm benliğimizle yaşayarak, Rosa’nın iyi bir yoldaşı olacağımıza ve onun inandığı davanın iyi bir takipçisi olacağımıza, sözümüzü, katledilişinin 93. Yılında onun şahsında tüm dünya devrimcilerine yeniliyoruz.
Yaşasın enternasyonalizm!
Yaşasın büyük sosyalist önderler Rosa Luxemburg ve yol arkadaşı Karl Liebknecht!
Yaşasın hakların kardeşliği!
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Halkımıza ve Kamuoyuna!
19 Ocak gecesi Hakkari merkezde düzenlenen ve 1 Kürt gencinin yaşamını yitirmesine yol açan bombalı saldırı ile güçlerimizin hiçbir ilgisi yoktur.
- Ayrıntılar
Herkesin inandığı bir şeyler vardır. İnançsız insan da yoktur. Tabii inancın da gereklilikleri vardır. Her şeyden önce inanç adanmayı bekler. Bu bir taş ise bile ona saygı duyulmasını ister. Önemli olan onun varlığını kabul etmek değil midir ve ona inanmak değil midir? Yine inanç irade kazandırır, mücadele kararlılığı verir. İfade yetisi verir. İnanç öyle kudretli ve onurlu bir şey ki uğruna insanlar canından bile vazgeçer.
İnsanı diğer canlı varlıklardan ayırt eden ve ona kutsallık atfeden düşünebilme kabiliyetine sahip olmasıdır. Eğer insan düşünebilen bir varlıksa, o zaman sorgulayabilir de, yanlışa karşı doğruyu bulma arayışına da girer. İnanmak, uğruna kavga edilen her neyse onu yarıya yarıya başarmaktır.
Neden inançla başladım dersiniz! Çünkü hala birileri çıkıp PKK’yi tercih eden gençlerin kandırıldıklarını söylüyor ve bunu söylerken de –güya onlara yandığı için- timsah gözyaşlarını döküyorlar. Kürt halkının ve gençlerinin PKK’ye inanmak için o kadar çok sebebi var ki! Her şeyden önce PKK Kürt halkının çocuklarından oluşan bir yapı. Kürdistan sınırları dışında, başka güçlerin kurduğu, bir araya getirdiği bir yapı değil. Okyanuslar ötesinden birilerinin yönettiği bir hareket değil. Kürt halkının kimlik ve varlık sorununu gören, bu sorun karşısında gözünü kapatamayan, Kürt halkının acılarını hissederek, bu acıların ortağı olarak ve Kürt halkının varlık ve kimlik sorununa bir çözüm bulma arayışıyla yola çıkan inançlı, yürekli bir grup gencin 32 yıl önce resmi olarak kurduğu ve daha sonra yüz binlerce gencin katılarak bugün hiçbir gücün bükemediği kadar büyük bir hareket. Kürdistan’da yedisinden yetmişine –devlet varlığının yarattığı korku nedeniyle kendini inkar eden ve halkının acılarına kayıtsız kalan kısmi bir kesimi saymazsak- kadar herkes varlığını PKK ile tanımlıyor. Kendisine korkusuzca “Kürdüm” diyebiliyorsa bile bunun PKK’nin yarattığı direniş ruhuyla bağlantılı olduğunu söylüyor. PKK Kürt halkına öyle bir yürek ve cesaret verdi ki, korku nedir bilmiyor, özgürlük uğruna her bedeli veriyor.
12 veya 13 yaşındaki bir çocuk bile PKK’ye katılma kararı verebiliyorsa, PKK’yi kendisi için bir yaşam alanı olarak görebiliyorsa bunda PKK’yi suçlamak yerine, o çocukları o kararları almaya zorlayan nedenleri, sebepleri bulmak ve onları sorgulamak gerekmez mi? Kürdistan’da çocuklar 3 yaşına geldikten sonra zafer işareti yapıyor, APO diyor. Anne ve baba sözcüklerinden sonra ilk öğrendiği sözcükler arasında APO ve PKK var. Demek ki PKK ve APO 3 yaşındaki bir çocuk için bile anne ve baba kadar değerli, sevilesi ve bağlanılası olgular. Eline taşı alıp onu polise, askere ya da düşmanının işbirlikçileri üzerine fırlatma kararı alan bir çocuk, demek ki o yaşına rağmen çok şey biriktirmiştir. Eli silahlı güçlere karşı taş fırlatmanın bir oyun olmadığını biliyordur. Hayatı o kadar ciddiye alıyor demek. Her şeyden önce eli silahlı ve kendisinden yaşça çok büyük olanlara karşı bu kadar yiğit ve cesaretlice durabiliyorsa, demek ki büyük bir öfke taşıyordur yüreğinde.
Bir de Kürdistan’da doğup büyüyen her çocuk, erken büyüdüğünü biliyor. Kendisine yöneltilen acımasız hayat koşulları karşısında erken büyümek zorunda. Hala inkarın ve imhanın eşiğinde olan varlığına özgür bir gelecek atfedebilmek için, kardeşlerinin artık taş değil de, dağlara çıkıp silah kuşanmak değil de, oyunlarla, normal koşullarda büyümesi için erken büyümek zorunda olduğunu biliyor. Birilerinin “kandırılmışlar” dedikleri o çocuklar kimlikli, özgür, eşit ve adil bir yaşam için taşı kavrıyor, silahı kullanıyor. Kendisinden sonraki nesillerin özgür yaşayabilmesi için bir feda nesli bugün dağlarda düşüp halkının gözünde yıldızlaşanlar. Sizin “kandırılmış çocuklar” dediğiniz size sokak aralarında taş atanlar da inançları uğruna tutuklananlar, dağlarda büyük bir onurla özgürlük mücadelesi yürütüp hayatını kaybedenler de inançları uğruna ölenler.
Kendisinin vicdanı her ne kadar rahat olsa da, Kürt halkının vicdanında hep yargılanan Oya Eronat da dağlarda inançsız insanların yaşayamayacağını biliyor. Dağlar inançlı, iradeli ve bir feda neslinin mekânları. İnançlarını yitirenlerin bir dakika bile durmadığı mekânlar.
Yani Eronat xanım, kandırılmış dediğin o gençler de senin kandırıldığını, doğduğun topraklara ihanet ettiğini düşünüyor. Ve senin Diyarbekir’e (Amed) hiç yakışmadığını… Bir isyan şehri. İsyan şehrinin çocuklarına da halkına ihanet ve düşmanına yaranmak yakışmaz. Oğlunun acısı madem o kadar yaraladı seni, neden barış için mücadele eden annelerin arasında değil de, hala Kürt halkına inkar ve imhayı dayatan, Kürt halkının çocuklarını her gün öldüren bir hareketin içindesin ve onun militanlığını yapıyorsun? O kadar öfkeli konuşan birinin içinde sevgi, merhamet ve şefkat zerrecikleri kalmamıştır. Kusura bakma ama kendi acın dışında başka acılara da ağlamadığın her halinden belli.
Kandırılmışsa bile PKK’de olanlar PKK’de bulunmalarından gurur duyuyorlar. En azından senin o “kandırılmışlar” dediklerinin halkı onların niçin vurulduğunu, öldüğünü biliyor ve omuzlarında taşıyarak, ellerine kınalar yakarak, zılgıtlarla toprağa veriyor. Sen ve senin gibi olanları da YUHHHHluyor…
Rojbin Golav
- Ayrıntılar
“Bu sistem suç üreten bir sistemdir” diyor bir Türkiyeli yazar. Başka bir söylemle kirlenme boyutunda, insana karşı suç işleme boyutunda bu sistem metastaz yapıyor. Bunun için bu sistemi yenilemeye kalkışmak, tamir etmeyi denemek, restore etmeyi planlamak hepsi sonuçsuz kalıyor. Kendi kendini bir nevi yeniden kirler üzerinden üreten bu kirli sistem düzeltilemiyor. Bu işe el atanlar kısa süre sonra aynısının tıpkısına benzemekten kendilerini koruyamıyorlar.
Söyleyeceklerimize geçmeden bir kaç şey söylemeden geçmek olmaz. Hiyerarşik tahakkümcü yapıların tümü -ki devlet yapılarının tümü hiyerarşik ve tahakkümcüdür-zihnen kirlenmişlerdir. Vicdanen kirlenmişlerdir. Nedeni ise hiyerarşik ve tahakkümcü yapıların başkalarının emeği üzerine kurulmalarıdır. Başkalarının emeğini gasp etmeden, çalmadan, çırpmadan yaşamaları mümkün değildir. En basitinden bilinen vergiler bile insanlardan çalınan zoraki el konulan değerlerdir. İnsanları zoraki silâhaltına almak çalmanın başka bir adıdır. Bir bayrağa, bir sınıra, bir devlete, bir ırka, bir bir tapındırmak kirletmedir. Özcesi hiyerarşik ve tahakkümcü yapıların en ileri temsilcileri bugün ulus devletlerdir. Bir nevi insanları birbirine bırakarak, karşılıklı kırdırtarak yürütme işi ulus devlet modeliyle yapılmaktadır. Bunun içindir ki kim hiyerarşik tahakkümcü yapılara bulaşmış ise kirlenir. Bu sisteme bulaşıpta kirlenmeyen insan göremezsiniz. Boşuna anarşistlerin büyük önderleri devlet ve iktidar için: “en demokratım diyeni 24 saat içerisinde yoldan çıkarır” dememişlerdir.
Gerçekten iktidar ve devlet insan ahlakını bozan iki önemli olgudur. İktidar devlete yol açar, ancak devlet oluşmuşsa orada iktidar artık sonsuza dek yaşamasını garanti altına almış demektir.
İktidar üzerine en çok kafa yoran Micheal Foucault: “İktidar sadece bastırma, sınırlama yada yasaklama olarak algılanmamalıdır. İktidar kendi gerçekliğini, üzerinde olduğu alanı ve haklılaştırma mekanizmalarını üretir. İktidarın var olması bilgisiz mümkün değildir aynı zamanda bilginin iktidara yol açmadan var olması da olanaksızdır” diyor ve ekliyor: iktidarın üç biçimi vardır: Ekonomik iktidar: Nadir olan mal veya üretim kaynaklarını elinde tutup diğerlerinin emek gücüne sahip olmak. İdeolojik İktidar: Bir otorite tarafından desteklenen belirlenmiş bir yapıya ait fikirleri ve inançları elde tutmak. Siyasal iktidar: Fiziksel zor kullanmayı mümkün kılan bir takım donanımlara sahil olma” yani tutsak alma.
İşte devlet ve iktidar budur. bulaştığında da İnsanı kirleten bir yapısı vardır. Adeta yukarıda dile getirildiği gibi kendisini ona bulaşanda yeniden üretir. Öyle ki sonradan görmelerde, yani sonrada bu işe bulaşanları daha fazla kirletiyor ve vicdansız kılıyor.
Kürt halk önderliği yukarıda dile gelenleri daha rafine formüle ederek şöyle diyor:
“Kapitalizmin iktidar yapısına taşıdığı yeniliklerin başında kurumsal niteliğinin derinliği gelmektedir. Kişiye bağlanmış iktidardan iktidara bağlanmış kişiler, partiler, hatta toplumlar sistemine geçilmiştir. İktidarın görünmez, soyut niteliği geliştirilmiştir. Bunda ideoloji, politika ve ekonomi katlı işlevlere sahiptir. Ulus kavramından türetilen milliyetçilikle tüm bir ulus iktidarın kendisine ait olduğuna inandırılmıştır. Özünde hiçbir zaman iktidar ulusun olamaz. Her yerde ve her zamanda etnik grupların, hanedanların, ulusların azınlık kesimi iktidarın gerçek sahibidir. Fakat öyle bir sistem yaratılır ki, en alttaki ezilene kadar her birey bir anlamda kendini iktidar sahibi kılmak durumundadır.
Partiler de birey gibi iktidara göre kurulmuştur. Devleti topluma, toplumu devlete taşımak temel işlevdir. Toplumun kendisi devletin kılınmıştır.”
Evet, böyle bir sistem suç üreten bir sistemdir. Örneğin Türkiye’de yıllar yılı İttihatçı gelenek halklara, farklı görüş ve yaşam biçimlere kan kusturdu. Öyle ki Türkiye’de yaşayan tüm insanları –Beyaz Türkçü bir kısım dışında-nefessiz bıraktı. Türkiye kocaman bir katliamlar cumhuriyeti ve duvarsız zindanlara dönüştü.
Şimdi ise zihnen ve vicdanen iktidarcılık yani hiyerarşik ve tahakkümcü yapılara tapınıldığı için dünün ezilenleri bu kez bugünün bastıranları ve ezenleridir.
Mümtazer Türköne en son yazısında boşuna:
“Ancak onuncu yılına ulaşan bugünün AK Parti iktidarı, sahip olduğu gücü muhalefeti gerileterek elde etmedi. Yıllardır izlediği akılcı bir strateji ile devlet iktidarını devletin fiili sahiplerinden parça parça alarak bugünkü gücüne ulaştı. Eğer bugün AK Parti güç ve iktidar sahibi haline gelmişse, Genelkurmay Karargâhı'nın artık bir siyasî parti merkezi gibi iş görememesi sayesinde. AK Parti devlet içindeki silahlı-bürokratik iktidarla mücadele etti ve sonunda onları teslim aldı. Yüksek yargı oligarşisi ile Genelkurmay Karargâhı, bu iktidarın iki ana merkezi idi” diyerek bugünün onca haksız ve suç içeren uygulamalarına hukuki perdesini yaratmış olduğunu düşünüyor olmalıdır herhalde. Roborski katliamı, binlerce siyasi tutuklu, 6 aydır Öcalan’la görüşmeye izin verilmemesi, gerillaya karşı kimyasal silahlar kullanılması, Kürt halkına karşı düşmanlık ve tabii de birde son zamanlarda oldukça kirlenen dil ve üsluplar. Katliamı yapan genelkurmay başkanını ve komutanlarını kutlamalar, katliamdan sorumlu birinci derecedeki devlet yetkilisini yılın adamı seçmelerin hepsi işte bu iktidarın kirliliğiyle bağlantılıdır. Ulus devletin hiyerarşik tahakkümcü yapısıyla bağlantılıdır.
Evet, bu sistem suç üreten bir sistemdir. Bu sistemde kurtulmanın yolu ise devlet dışı çözümleri aramaktan geçiyor. Bu sistemden kurtulmanın yolu iktidardan uzak komünal değerleri güçlü taşıyan yapıları inşa etmekten geçiyor. İşte bunun için sürekli demokratik konfederal yapılar dememiz bundan. Bunun için devletsiz çözüm dememiz bundan.
Hayri Engin
- Ayrıntılar
Hrant Dink katledildiğinde on binler sokaklara inerek “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni'yiz” pankartları taşımışlardı. Ve bugün 19 Ocak, yani Hrant’ın katledilişinin yıldönümü.
Doğrusunu söylersek o günlerde de “Hepimiz Ermeni'yiz” sözleri bize dokunaklı gelmişti. Ne de olsa gerilla mücadelesine başlar başlamaz en çok faşist devlet bize Ermeni diyerek saldırmıştı. Bizim ne kadar Ermeni olduğumuzu ispat etmek için atmadıkları takla, atmadıkları iftira kalmamıştı. Kendilerince bizi Ermeni ilan edebilirlerse geçmişte kandırdıkları Kürtleri yeniden kandırabilecekler, bu kez de bize halkımızı düşman edebileceklerdi. Nitekim bizim Ermeni ilan edilmemiz değil ki etkili olmadı.
Faşist devlet Ermenilerin her türlü kötülüğün kaynağı ilan ettikleri için bizim bu kimlikten kaçmak için Ermenileri karalayacağımızı sandılar. Hatta halkımızı da buna göre örgütleyeceğimizi düşündüler. Ama yanıldılar. Ve sandılar ki biz 80-90 yıl önce Ermenilere ve Asurîlere karşı kışkırtılan Kürtleriz. Ve sandılar ki Kürt halkı yüz yıl önce Ermenilere ve Asurîlere karşı kışkırtılan hatta 1895-96 yıllarında Osmanlılarca oluşturulan Hamidiye Alaylarının eliyle Ermenileri katleden aynı egemenlerce yürütülen Kürtleriz. Ve sandılar ki “gâvur” söylemleriyle Kürt halkını kandırabilirler.
Ama unuttular ki bizler Kürdistan özgürlük gerillaları olarak ilk günden başlayarak halkların özgür, eşit, demokratik ve kardeşçe birliğinden yanaydık. Ve unuttular ki biz hem Kürt’üz, hem Türk’üz, hem Arap’ız, hem Asurî’yiz, hem Ermeni’yiz, hem Laz’ız, hem Felah'yız, hem Gürcü’yüz, hem Çerkez’iz. Ve tabi unuttular ki biz her halktan ve her inançtayız. Bunun için bizim onların hakaret etmek için sarf ettikleri “bunlar Ermeni'dirler” sözlerini hiçte hakaret olarak almadığımızı, tam tersine bu kimliği eğer Ermeni halkı kabul ederse gönüllüce o zaman kabul ettiğimiz gibi bugünde aynı onurla taşıyacağımızdı. Bunun içindir ki onların tüm oyunları boşa çıktı ve ondandır ki halkımız yüz yıllarca aynı topraklarda birlikte yaşadıkları Ermeni ve Süryanilere her zamankinden çok daha fazla saygı duyuyor ve onlarla aynı topraklarda yeniden kardeşçe yaşamın tüm yollarını bulmak için olağan üstü çaba sarf ediyor.
Evet, Hrant katledildiğinde “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni’yiz” sözleri bunun için bize çok fazla dokunmuştu. Şimdi arada tam 5 yıl geçti. Bu kez ise Hrant’ı katledenlerin nasıl beraat edildiklerini, nasıl korunduklarını gördüğümüzde herkesten çok fazla bu durum bize dokunuyor.
Mahkeme kararlarına saygı duyulması isteniyor. Kimisi ise “bakmak gerekir, hak edilen cezalar” verilmiş diyerek Hrant’ın güpegündüz katledilişini meşrulaştırıyorlar. Türk yargı sistemine inancımız olmadığı için bundandır ki büyük beklentilerimiz de yoktur. Herkesin gözü önünde 1,5 milyon Ermeni’yi katleden İttihat Terakki’yi özenle aklayan, kollayan, savunan bir zihniyetten Hrant’ın katillerini bulmaları istemek elbette fazladır. Sistematik olarak katledilen bir halkın, katledilişlerini bile itiraf etmeyen bir zihniyetten devletten dediğimiz gibi çok beklentimiz yoktur.
Ancak gündüzün ortasında sisteme birkaç eleştiri yaptığı için katledilen bir insanın, katledenlerin ve bunların arkasında duranların böyle salıverilmeleri doğrusu biz gerillalara çok dokunuyor.
Bugün Hrant’ın katledilişinin yıldönümüdür. Faşist bir zihniyetten dediğimiz gibi bizim beklentimiz yoktur. Ancak halkların kardeşliğine inanan gerillalar olarak yeniden “Hepimiz Hrant’ız, Hepimiz Ermeni'yiz” diyerek inadına halkların kardeşliğini savunmaya devam edeceğimize Dink ailesi şahsında tüm ermeni insanlarımıza veriyoruz.
Kasım Engin
- Ayrıntılar
Her fırsatta “Apo’yu peygamber gibi görüyorlar” diyerek Kürt halkı ile Kürt Halk Önderi Abdullah Öcalan arasındaki kopmaz bağları zayıflatabileceğini sanan, diğer yandan ise kendini tek şef haline getirmekten hoşlanarak Sultan Abdulhamid gibi gören Tayyip Erdoğan, narsistçe yaptığı son BDP eleştirilerinde yine bir dizi inci döktürmüş bulunuyor.
Kürt Halk Önderi’nin BDP’liler için “hakaret içeren” ağır sözler söylediğini ifade ediyor. Size “şunları, şunları söylüyor” diyor. Güya bu biçimde iç çelişki yaratmaya ve Kürt demokratik siyasetini Önder Abdullah Öcalan’a karşı tahrik etmeye çalışıyor. Fakat nedense Kürt Halk Önderi’nin kendileri için söylediği sözlerden, dile getirdiği sıfatlardan hiç söz etmiyor.
Kuşkusuz kendini beğenme düzeyi artık çoktan narsizm (Hayran olduğu mahcemalinin ay ışığı altında göle yansıyışını izlerken göle düşüp boğulan kişi) sınırlarını aşmış bulunan Tayyip Erdoğan’ın BDP’ye yönelik en parlak incisi şu oluyor: “Onların güçlü olduğu yerde faşizm vardır”! Yani Amed’te, Van’da, Hakkâri’de, Şırnak’ta “faşizm” yaşanıyor! Tabi bu mantığa göre demokrasi ise Ankara’da, İstanbul’da, Yozgat’ta, Tokat’ta hüküm sürüyor! Kürtlere karşı linç girişimlerinin geliştiği yerler Tayyip Erdoğan’ın “İleri demokrasi”sinin zafer kazandığı yerler oluyor.
Tabi normal şartlarda olsa Tayyip Erdoğan’ın bu sözlerine “Deli saçması” diyerek insan gülüp geçebilir. Ancak bunlar yoğun psikolojik savaş ortamında ciddi önem arzetmektedir. “Her şey gözle görülecek kadar açık” denerek de geçilebilir. Fakat bunu söyleyenin yüzde elli oy almış bir başbakan olması ve kendini padişah konumunda görmesi, bu sözler üzerinde durmayı gerektirmektedir.
Yukarda örnek olsun diye bazı şehirlerin adını anmış olmamız, oralarda demokratik toplum ve demokrasi mücadelesini gelişemez gördüğümüz anlamına gelmez. Sadece Tayyip Erdoğan’ın sözleriyle bir karşılaştırma olsun ve sözler daha anlaşılır hale gelsin diye böyle yaptık. Yoksa bu alanlarda da demokratik yaşam tüm özellikleriyle gelişebilir. Zira İstanbul’da da, Ankara’da da, Tokat’ta da güçlü demokrasi mücadelesinin verildiği görkemli dönemler yaşanmıştır.
Ancak günümüz koşullarında demokratik toplum ve demokrasi mücadelesini görebilmek için Amed’e, Van’a, Şırnak’a, Gever’e gitmek şarttır. Bunu sadece biz söylemiyoruz, dost-düşman herkes görüyor ve ifade ediyor. Eminizki “Oralarda faşizm var” derken Tayyip Erdoğan bile kendi sözlerine inanmıyor. Böyle olduğu zaten cümlenin sonunu, yani “faşizm” kelimesini çok sessizce söylemesinden anlaşılıyor.
Yoksa Diyarbakır’da, Şırnak’ta, Hakkâri’de BDP’nin “faşizm uyguladığına” insanlar nasıl inandırılır? Türkiye demokrasi mücadelesinin kaleleri olan bu kentlerde “BDP faşizmi olduğuna” kim inanır? Belliki psikolojik savaş Tayyip Erdoğan’ın gözlerini şaşı kılmış. Amed’e bakmak isterken Yozgat’ı görüyor. BDP’lilere bakmaya çalışırken gözünün önüne AKP geliyor.
Oysa Amed için “Demokrasi başkenti” deniyor. Demokratik toplumu Amed meydanlarında, Newrozlarda, devletsiz Cuma namazlarında, kadınların özgürlük haykırışlarında görmek gerekiyor. Kürdistan’daki demokratik toplum mücadelesi sadece Türkiye demokrasisini yaratmakla kalmıyor, bölgesel ve küresel role sahip bulunuyor. Özgür insanlık yürüyüşüne çok büyük bir heyecan ve coşku katıyor.
Demokrasiyi Amed’te, Kürdistan kentlerinde görmek gerekiyor. Halkın yürüyüşünde, kadınların zılgıtında, gençlerin dilanında, çocukların iradesinde, yaşlıların yaşam umudunda yeşeren özgür ve demokratik yaşamı anlayabilmek gerekiyor. Kürt halkının özgürlük mücadelesi içinde yeniden demokratik dirilişini anlama gücüne sahip olmak gerekiyor. Özel savaşın kör ettiği gözlerle değil, adaletin gerçeği gösteren gözleriyle bakabilmek gerekiyor.
Tabi Amed demokrasisi radikal demokrasidir. Halkçıdır, özgürlükçüdür, farklılıklara dayalı eşitlikçidir. Tüm toplumsal kesimlerin bilinçli ve örgütlü katılımıyla var olur. Tayyip Erdoğan’ın baskı ve çıkar düzeninden uzaktır. Nitekim Ankara’da, İstanbul’da Tayyip faşizminden bunalan herkes Amed’e, Hakkâri’ye giderek biraz özgür nefes alma imkânı bulmaktadır.
Bu nedenle “BDP’nin etkili olduğu yerlerde faşizm var” demek, bir kişinin cehalet göstergesi olabilir. Demekki bu kişi “faşizmin ne olduğunu bilmiyor” denir. Tabi Tayyip Erdoğan’ın böyle bir cahil olduğunu söylemek fazla gerçeği yansıtmayabilir. Tayyip Erdoğan bilmediğinden değil, tersine bir özel savaşçı ve faşist olduğundan dolayı böyle demektedir. Dikkat edilirse, toplum tarafından faşizmin kötü görüldüğünün farkındadır. Dolayısıyla psikolojik özel savaş gereği, düşman gördüğü Kürtler için sarfettiği bütün kötülüklere “faşizmi” de eklemektedir.
Bunun bir Tayyip Erdoğan ve AKP klasiği olduğu biliniyor. Üzerinde taşıdığı tüm kötülükleri, yavuz hırsız misali ve medya gücüne dayanarak rakiplerine yükleyip temizleneceğini sanıyor. Bu da bir psikolojik savaş yöntemi olsa gerek. Yoksa Tayyip Erdoğan’ı faşizmi ve demokrasiyi dahi bilmeyecek kadar cehalet içinde saymak pek gerçekçi olmaz.
Kuşkusuz Kürdistan kentleri bu demokratik yaşama kendiliğinden veya kolaylıkla sahip olmamıştır. Bütün bunlar binlerce şehit kanıyla sulanan kırk yıllık demokrasi mücadelesi ile kazanılmıştır. Kürt halkı özgürlük ve demokrasi adına her şeyi kahramanca direniş içinde söke söke almıştır. Özgürlüğü ve demokrasiyi diş ve tırnakla sökerek yaratmıştır.
Şimdi sadece Kürtlerin de değil, tüm Türkiye’nin demokrasi değeri olan bu gelişmelere Tayyip Erdoğan gibi bir soykırımcı “faşizm” derken, Kemal Burkay gibi bir zavallı da Kürt halkını bu değerleri vareden “Direnişten vazgeçmeye” çağırmaktadır. Kırk yıldır Kürtlere “Aman direnmeyin, sömürgeciliğe teslim olun” çağrısı yapan bu kişi, sanki şimdi farklı bir şey söylüyormuş gibi “Siyasi mücadele yeterlidir” diyerek halkı aldatmaya çalışmaktadır. Tayyip Erdoğan’ın “faşist” suçlamasını, “direnmeyin” diyerek tamamlamaktadır. Böyle efendiye böyle uşak, ne kadar da yakışıyor! Sanki tencere yuvarlanmış kapağını bulmuş!
Elbette bu kadar bedel ödeyerek özgürlük bilinci edinen Kürt halkı, özel savaş kapsamında oynanan bu oyunların hepsini görecek ve aşacak güçtedir. Kendi sıfatını Kürtlere takmaya çalışan Tayyip Erdoğan’ın faşist yüzünü netçe göreceği gibi, faşizm karşısında direnmemeye çağıran Kemal Burkay’ın teslimiyetçi gerçeğini de netçe görecektir. Bunlara inat Kürdistan’da demokrasi mücadelesini daha da geliştirdiği gibi, demokratik toplum örgütlülüğünü de ilerletecektir.
Herkes biliyorki Kürt kentlerinde AKP’nin uyguladığı faşizm vardır, sömürgecilik ve soykırım sözkonusudur. Bu gerçeklere rağmen Kürtlere “faşist” demek eğer cehalet ve suçlama değilse, ancak bir deli saçması olabilir. Tersine Kenan Evren’den bu yana iktidara gelen faşist diktatörlere Kürt halkı nasıl demokrasi dersi verdiyse, onların sonuncusu olan AKP faşizmine de demokrasi dersi vermektedir ve daha da verecektir. Kürtler büyük demokrasi savaşımlarıyla Evren’leri, Çiller’leri siyaset mezarlığına gömdükleri gibi, onların günümüzdeki temsilcisi olan Tayyip Erdoğan’ı gömmeyi de bilecektir!..
Selahattin ERDEM
- Ayrıntılar
Tarihin en önemli evrelerinden birinden geçerken hiçbir Kürt rahat uyumamalı, rahat soluk almamalı rahat adım atmamalı. Hiçbir Kürt kanı taşıyan genç bugünlerin can alıcılığında olağan davranmamalıdır. Neden mi? Bizler her zaman karanlıkların içinden geçmiş bir halk olarak var olduk. Bu karanlığı bugün Önderliğimiz ve şehitlerimiz aydınlatmıştır. Bu aydınlığı söndürmek ve bizi tümden tarihin karanlığında kaybettirmek isteyenlerin olduğunu unutmamalıyız. Bundandır ki bu günlerimiz tarihi ve bir o kadar da hayati önemdedir.
Akp faşizmi ve onun tüm odakları her gün Kürt kanını akıtarak sefa sürmek istemekteler. Bizler buna eyvallah mı diyeceğiz?. Onlar her gün özgürlüğün yolcusu olan bu halkın evlatlarını katletmeye çalışırken bizler hiç bir şey yokmuş gibi davranabilir miyiz? Onlar tutuklayıp ülkemizin topraklarında rahat dolaşacaklarını düşünüyorlar bizler rahat dolaşmalarına izin mi vereceğiz.
HAYIR;
Kürdistan gençliği artık bu gidişe layık olduğu kahramanlık ve direniş geleneğiyle dur demelidir. Akp Kürdistan’da hiçbir yerde rahat dolaşmamalı, adımını bile atamaz hale gelmelidir. Hedef mi arıyoruz? Akp’nin tüm bürolarını başına yıkalım. Araçlarını ülkemizde dolaşamaz hale getirelim. Adım attıklarında çok güvendikleri ordularıyla gezsinler ki yedine yetmişe onların düştükleri hallere gülelim ve daha çok mücadele edelim.
Onlar tutuklarız diyerek her gün içeriye atarak yaşamımızı tehdit ediyorlar, bizleri yurdumuzdan ve özgürlük umutlarımızdan koparmaya çalışıyorlar. Bunu yapabilirler mi? Biz ki Önder Apo’nun öğretisinde yaşama merhaba diyenleriz, biz ki dört duvarın arasında örgütlenip direnişin ışığında aydınlananlarız, biz ki dağların zirvelerinde özgürlük şarkılarıyla düşmanı çılgına çevirenleriz. O zaman vakit durmak değil canlanıp kendinizi her yerde gösterme zamanıdır. Vakit gelmiştir. Hesabını soracağımız NEWROZ günlerimiz yaklaşmakta. Özgürlüğün ateşinin düşmanı kıskıvrak yakalayacağı günler şimdiden gelmiştir. Her yeri bir NEWROZ’a dönüştürmenin zamanını hep birlikte yaratalım.
Akp’nin tüm odaklarına cevabımız gecikmesin. Özgürlük ateşiyle şenlik yaratmanın günlerini Kürdistan’ı kalbinde yaşayan her gencimiz damarlarında bir volkan gibi fışkırmalıdırlar.
Mazlum Doğanların direnişinde yaratığı destanı, Beritanlar’ın şaşkına çevirdiği kahramanlığı, Viyanların Unutulmaz öğretisini yaşamımızın her anında var etmenin zamanı gelmiştir arkadaşlar. O zaman sıra bizde diyerek işe koyulmalıyız. O zaman bizleri görmenizin zamanıdır diyerek başlamayız. Başlamalıyız ki şaşkınlıktan deliye dönsünler, kaçacak yer bulamayarak yaptıklarının hesabını verebilsinler.
Direnişin evlatları olduğumuzu daha ne zaman göstereceğiz? Tarihin en köklü halkının gençleri olarak sefacıları, ziyafetçileri, kan emicileri, faşist odakları, katliamcıları görmezden mi geleceğiz? Elbette ki HAYIR!... O zaman işe canla başla, büyük coşku ve moralle başlamanın zamanıdır.
Çünkü bizlerde başlıyoruz…
Bahtiyar Doğan
- Ayrıntılar
Biliyor musun güzel arkadaşım ben insanın içyapısının hep temiz olduğuna giderek inanan biriyim. Kötülük dedikleri olgu sonradan insana bulaşıyor. İnsan özünde hep biraz adaleti, eşitliği, kardeşliği, beraberliği ve sevgiyi kendi içinde barındırıyor. Sınıflı toplum adeta her şeyi alt üst ediyor. Yılların alışkanlıkları tarz haline gelince neredeyse genetikleşiyor. Diyeceksin neden o zaman o kadar kötülük. Bende derim ki en kötü insanın o denli duygusal yaklaşım sergilemesini neyle izah edeceğiz o zaman. Çünkü insan gözlemliyor da, en kötü olan insan dahi o kadar duygu yüklüdür ki yaşamın pragmatist ve çıkarcı bakışı, ön yargılı eğitim biçimi, sınıflı toplum, dini dogmalar, kan bağı adına geliştirilen milliyetçilik insanı kirletiyor. Ve insan bu tuzaktan kendisini kurtaramıyor.
İşte değerli arkadaşım ben buna inanıyorum. Daha fazlasına da inanıyorum. Biliyor musun her insan birazda doğuştan bu nedenlerden dolayı PKK'lidir. Eğer PKK'li olma olgusu adalete, eşitliğe, kardeşliğe ve özgürlüğe adanmışlık ise her insanda bu değerler şöyle ya da böyle vardır. Önemli olan bu cevheri görüp açığa çıkarmadır. Kimi insan bunu açığa çıkaramıyor. Kolay olan sınıf eğilimlerine esir düşme yolu seçiliyor. Verili olanı herkese uygulayabiliyor. Ama önemli olan verili olmayanı yani sıra dışı olanı uygulayabilmektir. Kendi içindeki bir nevi bilinçaltına itilmiş olan ben’ini açığa çıkararak kendin olmayı becerebilme oluyor ki bunu da herkes yapamıyor ya da herkes buna cesaret edemiyor. Söylemek istediğim özcesi insanın toplumsal esaretinden dolayı kendi içinde var olan ilk insanı açığa çıkaramamasıdır. Kendi içindeki PKK’li olan insanı doğurtmamasıdır. Bu da insanlığın bir talihsizliğidir.
Güzel insan, ben PKK'li insanın çok temiz olduğuna içten inanan biriyim. PKK'li insan ilk sömürüsüz insandır. İlk tahakkümden uzak olan insandır. Hiyerarşiye hep kafa tutan insandır. Kan bağından uzaklaşmış olarak toplumsalmış insandır. Dini motifleri salt ayinle ilgili düzeyde ele alıp putlaştırmayan ilk insandır. Bak etrafında ki insanlara Katılma kararı verirken hep böyle değil miydiler? Yine daha büyük amaç ve umutlar için yola çıkmadılar mı?
Biz PKK’liler genelde her yeri kendi ülkemiz biliriz. Bizim için yer, ülke, kıta devlet fark etmez. Hep kendi kimliğimizle hareket etmeye alışık insanlarız. Bundandır ki hiçbir yerde bizim için verili sınırlar geçerli olmaz. Olamaz da, olmamalıdır da. Çünkü biz biraz da dünyalıyız. Ve eğer dünyalıysak bu sınırlar nedir diye hep kuşkuyla baktık. Ve doğrusu hiçbir gün de takmadık. Takmamaya da devam edeceğiz. Çünkü ilk insanlar yaşarlarken bu dünya da sınırlar yoktu. Kimsenin malı mülkü değildi. Hele hele kimsenin özelinde hiç değildi. Hani büyük ve muhteşem insan der ya “özel mülkiyet vicdanın kirletilmesidir” diye, işte bundan olmalıdır ki biz hep böyle özel olana kuşkuyla baktık. Öyle olunca da hep bir genel olan, komünal olan, kolektiflik kokan, paylaşımı olan, adaleti olan ve tabii ki biraz da hoşgörülü olanı aradık. Hani Şeyh Bedrettin’in deyimiyle “yârin yanığından gayri her yerde her şeyde hep beraber diyebilmek için” olanı aradık. Bunları nerede bulmuş isek hep rahatladık ve ruhumuz dinginleşti, ruhumuz saadete kavuşur oldu.”
E. Nucan
- Ayrıntılar