Son günlerde burjuva basında bolca işlenen küçük Ceylan’ın haberlerini ve bu konu hakkında hümaniter kalemşorların sarf ettiklerini okuyorsunuzdur. Ben de fırsat buldukça hem TV’den, hem de bu minvaldeki haber alma kaynaklarından konuya ilişkin çeşitli haberleri takip edebilme imkânına sahip oldum. Fakat bugünkü derdim; bu konunun background’undan ziyade, sözünü etmeye çalıştığım bu kesimlerin insani yanının ne kadar bilenmiş olduğuna ve Kürt halkının öteden beri sahip olduğu Ceylan’lar hakkında bir türlü görülmeyen, görülmek istenmeyen konuya dair birkaç kelam olacaktır.
Tabi bunların öncesinde şunu vurgulamak gerekir ki; Kürt halkının özgürlük mücadelesi ve bunun öncü gücü PKK, en büyük desteğini duyarlı Kürt gençlerinden almaktadır. Yani Ceylanlar ve benzeri münferit olaylarmış gibi gözüktürülmeye çalışan ama gerçeğinde sistemli bir soykırımın pratikleşmesi olan bu saldırı ve yok etme politikaları karşısında Kürt gençlerinin gösterdiği duyarlılık, bugün bu saldırgan güçlerin kara kara düşünmesini ve kirli politikalarla, ayak oyunlarıyla beyhude çabaları sergilemelerine neden olsa da ve yine Kürt gençlerinin gerçekleştirilen her saldırı karşısında akın akın dağlara gelmesi de söz konusu olmaktadır. Bir yerde bu durum da; o bolca zikredilen “Açılım”ın bütün gerçekliği olmaktadır.
Yani tüm mesele ve zurnanın nota yaptığı yer; Kürtlerin örgütlü güç olmalarını engellemek ve marjinal yaşamı tüm toplumsal kesimlere hazmettirmek olmaktadır.
Şimdi böylesi konulara duyarlı olmak ve olmaması yönünde mücadele yürütmek elbette gereklidir ve anlamlıdır. Bu noktada gösterilen her türlü hassasiyet anlaşılır olmaktadır. Bu bağlamda mevzubahis kesimin yazmaları, söylemeleri elbette iyidir. Fakat önemli olan sonuç alıcı mıdır? İşte o hümaniter kalemşorların en başından bu soruya, tüm samimiyetleriyle, dürüstlükleriyle cevap verebilmeleri gerekiyor. Zaten böylesi bir cevap ile yüzleştiklerinde çok doğal olarak kendilerini de görecekler. Ve gerçekten de bu meseleler öyle bilmem hangi gazetenin herhangi bir köşesinde, ya da bir TV kanalının her hangi bir programında söylemek ve yazmakla çözülmüyor.
Bunun bilinci oluştuğunda ortaya başka bir soru daha çıkıyor; o zaman bu yönelimlere yönelik nasıl bir mücadele etmek gerekiyor? İşte esas cevaplanması gereken soru da bu oluyor. Tabi biraz cesaret istiyor bu soruyu cevaplamak, malum Türkiye standartlarında ve bu köşe bucak gazeteciliğin, aydınlığın etik ölçülerinde buna cevap verebilmek; biraz da olsa mangal gibi yürek istiyor!
Yazının başında Ceylan’dan söz ettik. Oradan da devam edebiliriz ama hatırlatmak açısından da olsa; UĞUR’u, ENES’i, ABDÜLSELAM’ı da anmak gerekiyor. Yani bugün Ceylan’ın hikayesi ilk değil, hele hele Nobel’lik bir kitap olabilmekten daha gerçekçidir. O da tıpkı diğerleri gibiydi. Yani kimliğinde kırmızı mühür taşıyordu, yani Ne Mutlu……….. Diye yazan tepelerin altında hem çocukluğunu, hem de içinde bulunduğu sosyal-toplumsal koşulların gerektirdiklerini yaşamaya çalışıyordu.
Sonrasında “Devlet” tarafından 12 yaşındaki bedeni paramparça edildi. Şimdi neden, niye, nasıl oldu gibi üçüncü sayfa sorularını bir kenara bırakmak gerekiyor. Ki zaten bugün TSK’den de konuya yönelik ikinci bir açıklama geldi; “havan mermisinin menzili dışında bu olay gerçekleşmiş ve bu haberlerle yıpratılmaya çalışılıyorlarmış”. Normal bir aklın algılama ve kavrama sınırlarının kabul edemeyeceği bu açıklama, bir yerde sözünü etmeye çalıştığım yazar-çizer çevresine “daha fazla bunu karıştırmayın ya da burnunuzu daha fazlasına sokmayın” anlamında bir cevaptı.
Ondan sonra ne mi oldu? Mesajı anlayan ve gereğini yapmakta gecikmeyen bu kesim; Amed, Hakkâri, Van, Mersin vb. yerlerde gerçekleştirilen ve uluslararası komplonun başlangıcı olarak Kürt halkı tarafından kabul edilmiş olan 9 Ekim’e yönelik protesto gösterilerinde, meydanlarda, sokaklarda çatışan ve eylem halindeki çocukları bol bol işliyor ve kendi mantık sınırlarının içinde yorumlar geliştiriyorlardı. Yani teranenin cılkı ve bir parça drama!
Burada son dönemlerde bilimcilikte sıkça kullanılan bir terime de başvurabiliriz: “KELEBEK ETKİSİ” evet, bilinen ve revaçta olan bir kavram! Hem teorisi yapılıyor, hem de çeşitli filmlerde kullanılan bir kurgu oluyor. Yaşadığımız topraklarda ve içinde bulunduğumuz dönemde bu terimi kullanarak, belki de meramımızı daha iyi anlatabiliriz.
Şimdi Uğur, Enes, Abdulselam ve Ceylanlar aslında bir nevi öfkenin, intikamın yolculuğunda bir kelebek etkisi olmaktadır. Yani onlar daha çocukluğunu sığdırmaya çalıştıkları bedenlerinde, yaşamak zorunda kaldıkları bu derin acılarıyla bir kelebeğin kanat çırpması oluyorlar. Doğal olarak sonrasında da fırtına ve boran kopuyor! Şimdi bu protestolarda meydanlarda olan çocukları, elinde taş atan insanları ve tüm biber gazı-göz yaşartıcı gazları arasında Molotof’la saldırılar söz konusuysa, gerçek nedenleri burada aramak, bunların üzerinden çözüm geliştirmek gerekiyor.
Sorunu liberalize ederek ya da insani trajedilerle izaha kavuşturmaya çalışarak, sonuç almak mümkün olmayacaktır. Bu konuda daha öncesinden de ifade etmeye çalıştığımız gibi Kürt halkı ve gençliği, her daim olduğu gibi üzerine düşeni yapmaktan geri durmayacaktır.
- Ayrıntılar
Che telaffuz edildiğinde bir gerillanın aklına gelen ilk düşence romantizmdir. Başka da “Rosinante’nen kaburgaları yeniden bana batıyor, yollara düşmeliyim” sözlerini nasıl anlamlandıracağız? Küba devrimi gerçekleştirilmesine rağmen Rosinante’ye binip kıtalar arası gerillacılık ve devrimcilik eylemine ne demeliyiz? Peki, Che’yle simgeleşen Havana purolu o insanı alıp götüren fotoğrafına ne demeliyiz? İşçilerle işçi, doktorlarla doktor, çocuklarla çocuk, şeker kamışçısıyla şeker kamışçı, duvarcıyla duvarcı, askerle asker ve tabii ki şairle şair olan Che’yi nereye koyacağız?
Öyle ki hep sıra dışı duran, alışılmışın dışında çılgınca başkaldıran, haykıran gür sesini mutlaka ama mutlaka duyuran, tabiat anayla içli dışlı olup da ona hayranlığını gizlemeyen bir Che. Herkesin bir takıntısı ve sakladığı korkulardan dolayı kendisine bıraktığı hazineleri vardır. Herkesin bir şekilde rahat olmayan davranışları vardır. Ancak Che öyle değildir. Onun hazineleri yüreğinde saklı değildir. Onun hazineleri dolu dolu akan yaşamında ve başkaldırışındadır. Perdesiz olması buradan gelir.
Dediğimiz gibi alışılmışın dışında statüko tanımaz. Rusya ziyaretinde uygulanan sosyalizme ilişkin görüşleri istendiğinde “hiç de bir sosyalizm olmadığı devlet kapitalizmi” olduğunu saklamadan dile getiren bir haykırışçıdır. Kruşçev’e ilişkin görüşleri alınmak istendiğinde ise “gelişmiş bir köylü” demeden edemez. İşte bu Che’dir. Kendisini hiçbir frenlemeye tabii tutmaz. Tutturmaz da.
Romantizm, 19. yüzyılın ilk yarısında, biraz da Aydınlanmaya bir tepki olarak gelişen akım ya da hareket olarak, farklı ülkelerde farklı görünümler aldığı elbette doğrudur. İngiltere'de tamamen estetik bir fenomen, bir sanat hareketi, Fransa'da Rousseau'nun etkisiyle, toplumsal uzlaşıma karşı bir protesto, sanatta doğaya yönelik temelli bir ilgiyle belirlenen, doğal fenomenleri doğrudan ve aracısız bir biçimde kavramayı temele alan akım olmasından dolayı da, tüm formları, kuralları ve uzlaşımları yapay oluşumlar ve doğanın gerçek anlamını ve ifadesini kavramadaki engeller olarak görmesinden, içtenliğe, akışa, serpilmeye ve tutkuya önem verir. Analiz yerini sezgisel ve duygulara, duyulara değer vermek, ölümüne sarılmak buna derler herhalde. Ve tabii ki idealleştirme ya da genelleme olmadan, bireyi de kıymetlendirerek somut olana yönelmesi ve doğanın uyandırdığı duyguları gözlemesi ve aktarmasına da inanır.
Eğer romantizmin tanımı yukarıda ifade edilenler ise Che’yi romantizmin ve romantik duyguları zirvede yaşayan bir militan olarak tanımlamak yanlış olmayacaktır.
Henüz genç bir üniversite öğrencisiyken önce cüzam hastalığını araştırmak için Arjantin’i altını üstüne getirirken, üniversite son sınıftayken de adeta tüm Güney Amerika’yı bir motosikletin üzerinde bir kuruşu olmadan yola çıkarak içindeki arayışçı, ilgili, dinmeyen, tutulamayan canavarı tüm zincirlerinden boşanırcasına salıvermesi bir romantiğin özgürlük çığlığı değildir de, nedir? Hele hele üniversite yılları sona ererken tekrar Rosinante’nin kaburgalarını vücudundan hissetmeden edemeyen genç doktora ne demeli? Bir yerde adaletsizlik varsa, Che o adaletsizliği dindirmeden edemez. O insanın iç dünyasında ne kadar güzel duygu varsa en doruklarda yaşayan biri olarak kendisini adamalıdır.
Dedik, onun akışını kimse durdurmaz. O, inancı için vardır. İçindeki ses için vardır. Vicdanı için vardır. Hayallerine sonuna kadar sadık yaşayarak vardır. Tabii ki arayışları için, tutkuları için, özlemlerini pratikleştirmek için vardır. Ve onu yollara düşüren bu ütopyalarıdır. Ve kimse ama kimse bu ütopyalarını gerçekleştirmesinin önünde engel olamaz. Olamaz, lakin o engel tanımayan bir çılgın romantiktir. Neredeyse her şeye ama her şeye -köleleştiren, eşitlikten uzaklaştıran, hiyerarşikleştiren- ne varsa kafa tutandır. Bu duruşuyla kendi yoluna gidendir.
Belki de kapitalist modernist bir çağda böyle hayallerine sadık kalmak gülünecek bir olgu olarak da ele alınabilir. Bir devlet bakanı iken kalkıp açlıkla, sefaletle, hastalıklar içerisinde, David gibi Golyat’a karşı çıkması gerçekten gülünecek bir durum olarak görülebilir. Rahat bir yaşamı varken kendini zor içine atarak başkalarının derdini dindirmeye çalışmak belki gerçekten bu dünya düzeniyle çelişik olabilir. Olabilir değil, kesinlikle öyledir.
Peki, Che gibi oldukça zeki ve akıllı olan bir insan niçin böyle zorlu olan bir yolu tercih etmiştir? İşte bu sorunun cevabı onun dünyaya bakışında aramak yanlış olmayacaktır. O bir romantiktir, o bir insan sevdalısıdır, o bir özgürlükçü ve tabii ki kendine ve duygularına ihanet etmeyen bir bireydir. Yüreğinin sesini dinleyerek yaşam yolunu arayan biri olarak o tam bir hayalcidir. Ama güzel, ama doğru, ama adaletli bir dünyadır hayali.
Che’nin böyle olduğu kesindir.
Che böyledir. Gerilla’nın en güzel tanımı tabiatın evladı olması değil midir? Yoksa hayallerine sadık kalan özgürlük savaşçısı mı demek gerekir? Çocukluk hayallerine ihanet etmeyen mi daha iyi bir tanımdır? Sınırsızca tutku düzeyinde kendisini yaşam akışına özgürce kanatlanarak bırakan mıdır? Boyun eğmez, dik duruşlu, ezilenlerin en güçlü silahı olarak yeniden adaleti tesis etmek için, kelle koltukta, en zor yaşam şartlarında ölümüne, inadına etini dişlerine takarak yürüyerek geleceğin aydın günlerini yaratmak için baş koyan gerilla ne kadar Che’yle birleşiyor.
İşte bundandır ki Che derken gerilla, gerilla derken romantizmin yüreğimize nakşolması boşuna değildir.
Şu unutulmamalıdır; romantizmi bitmiş insan bitmiş insandır. Öyle sanıldığı gibi gerilla ağırlıklı olarak askeri bir güç değildir. Gerilla ağırlıklı hayallerini, insanlığın erdemli hayallerini birleştirerek yola çıkmış bir Donkişot misali Rosinante’sini alarak yola çıkmış bir adalet arayışçısıdır. Ve bu dünyaya adalet gelmedikçe Rosinante’nin sırtında binlerce savaş da yürütülse, savaş ve kavga durmayacak, durdurulamayacaktır.
Biz Kürdistan gerillaları olarak da Che’nin özlediği, hayalini kurduğu ve bu uğurda gözünü kırpmadan canını verdiği bu kutsal davanın yolcuları olduğumuzu, Che’nin şaşmaz öğrencileri olarak da kalacağımıza, söz veriyoruz.
Büyük enternasyonalist Şehit Kadir Usta’mızın dediği gibi; “Bırak, ardından kalan kırık dalları başkaları toplasın, yolun yarısında tökezleyerek ilerleyenlere dönüp bakma” Gittiğin her yerde heybende umut ve adalet olsun.
- Ayrıntılar
Romantizmin, özgürlükçüğün, halkçılığın, direnişçiliğin, sadeliğin, boyun eğmezliğin, antiemperyalist olmanın en büyük gerillası olan Che’nin 9 Ekim 1967 yılında Bolivya’da katledilişinin yıldönümüne doğru gidiyoruz.
Her Kürdistan gerillası, yüreğinde yer alan büyük insan Che’yi anmak, onu anlamak, onun gibi olmanın yolunu aramak, onunla yaşamak, onun gibi yaşamak ister. Kürdistan gerillasının yüreğine altın harflerle nakşedilmiş bu büyük insanı nasıl anacağız? Ona bağlılığımızı, ona sadakatimizi nasıl yaşamsallaştıracağız? Ve tabii ki onun gibi direnişçiliğin zirveleşmesini nasıl tüm insanlığa ekeceğiz? Kürdistan gerillası için bunlar hayati sorulardır.
Önder Apo ruhen bitmişliği yaşayan sözde kendilerini savaşçı bilip de emperyalizme karşı direnişin anlamsızlığında dem vuranlara Che’yi örnek verirken; “Bizden üstün yanları da olabilir ama birleştiren yanı çok çarpıcıdır. Türkiyeli devrimciler de vardı, büyük özgürlüğe kalkan, bizim de kendilerini yakinen gördüğümüz, tanıdığımız ve derin bir sempatisi olmaktan zevk duyduğumuz kişiliklerdi, halen anılarına da bağlıyız. Burada gözüken ve halen dünya halklarının büyük saygıyla andığı bunların ödünsüz ve ilkelerine göre -ki insan için, halklar için özgürlüktür bunların ilkesi- bugün insanın başını gerçekten kırıp geçiren bir tarzda kendini yükleyen, her şeyi metalaştıran, her şeyi korkunç bireysel çıkara bağlı götüren sistemin tam zıddı olan bir kişiliktir.
Tabi daha da önemlisi sonuna kadar onunla savaşan kişiliktir. Che kişiliğinde bu çarpıcı ve son otuz- kırk yılın gerilla kişiliklerinde de eğer illa ortak tanımlanacak, özellikle olumlu ve gerçek gerilla tarifi yapılacaksa bu burada çok net dile geliyor. Küba’da devlet kurmuş, bakan, Castro’dan sonra geliyor. “İkimize burası dar gelir” veya “gerekli değildir ikimizin Küba’da sosyalizmi inşa etmesi, başka yerde devrim yapmak çok daha önemlidir” diyor.
Evet, Che adaletsizliğe ve onu yaratan sistem olan emperyalizme karşı bir başkaldırı kişiliğidir. Ve bu başkaldırı sadece söylemle yapılan bir davranış değildir. Hele hele plansızca, dağınık ve keyfince yapılan bir başkaldırı hiç mi hiç değildir. Che’nin başkaldırışı içindeki sesine yani vicdanına karşı gösterdiği sorumluluktur. Che bir insan sevdalısıdır. Ve onun insan sevdalılığı genel insanlık içindir. Sömürüye, horlanmaya, ezilmeye, ezilmişliğe, küçük görmelere kini sonsuzdur. O adil bir dünya istemektedir. O insanın insanca ortakça, eşitçe yaşayacağı bir dünyayı özlemektedir. Ve kavgası bunun içindir. O adaletsizliğe karşı direnmemişse, mücadele edememişse o rahat uyumamıştır. Adeta büyük devrimci Hayri Durmuş yoldaşın ölüm orucundayken söylediği “mezarıma borçlu yazın” felsefesinin yaşayanıdır Che. O mutlaka insanlığa bir şeyler katmalıdır. Ve insanlığa bir şey katmadıkça o kendisini vicdanen rahatsız ve ezik hissetmektedir.
Bu büyük devrimcinin vicdani muhasebesini biz Castro’ya yazdığı veda mektubunda görüyoruz. O Castro’ya; “Fidel, Dünyanın başka ülkeleri benim mütevazi çabalarımın yardımını istiyor. Ben senin Küba’ya olan sorumluluğunun sana imkân vermediği şeyi yapabilirim. Ayrılmamızın zamanı geldi. Bunu acı ve sevincin karışımıyla yaptığım bilinsin; burada benim kurucu umutlarımın en safını ve sevdiklerim arasında en sevgili olanı bırakıyorum ve beni evladı gibi kabul eden bir halkı bırakıyorum. Bu, benim ruhumdan bir parça koparmaktır. Yeni savaş alanlarında bana vermiş olduğun inancı, halkımın devrimci ruhunu, görevlerin en kutsalı olan nerde olursa olsun emperyalizme karşı mücadele etme görevini yerine getirme duygusunu taşıyacağım.
Her zaman zafere kadar!”
Evet, her zaman zafere kadar şiarı onun şiarı olmuştur. O hiç bir zaman zayıflığı ve başarısızlığı kabul etmemiştir. O her zaman en zor şartlar altında da geleceğin aydınlık günleri için umudunu koruduğunu bilerek yaşamıştır. Gelecek aydınlık günlerin tüm insanlığın olacağını ve emperyalistlerin bir gün mutlaka ama mutlaka gideceklerini bilerek yaşamıştır. Ona Amerikalı Yankeeler silah doğrulturken dahi söyleyeceği söz; “"Buraya beni öldürmeye geldiğini biliyorum. Vur beni korkak, yalnızca bir adam öldürmüş olacaksın." diyerek cellâtlarına nasıl bir korku saldığını halen onun üzerine bizzat bu cellâtlarca yapılan programlarda yıllar sonra da olsa öğreniyoruz.
Ve bu umutlu duruşunu daha berrak bir şekilde biz onun meşhur olan ve hepimize ilham kaynağı olan altın sözlerinden görüyoruz; “Ölüm, nereden ve nasıl gelirse gelsin, silahlarımız elden ele geçecekse, savaş sloganlarımız kulaktan kulağa yayılacaksa ve başkaları savaş ve zafer naralarıyla ve de makineli tüfek sesleriyle cenazelerimize ağıt yakacaksa, hoş geldi, safa geldi.”
Ve bu ölüm hoş geldi safa geldi sözleri sadece sloganlarda dile gelen bir haykırış değil hayır, O, yani Che’nin bulunduğu her yerde, katıldığı her toplantıda halkların lehine hiçbir kaygı duymadan sarf edeceği sözlerdir.
İkinci Afrika-Asya Ekonomik Dayanışma Semineri’ndeki konuşmasını yaparken. "Ölümüne olan bu mücadelede hiçbir sınır yoktur. Dünyanın hiçbir yerinde meydana gelen olaylara kayıtsız kalamayız. Bir ülkenin emperyalizme karşı zaferi bizim zaferimizdir, aynı şekilde yenilgisi de bizim yenilgimizdir. Sosyalist ülkelerin, Batı'nın sömürgeci ülkeleriyle üstü kapalı işbirliğini tasfiye etmeleri ahlakî görevleridir" diyerek pragmatist siyasetleri de her fırsat bulduğunda mahkûm etmesini de ayrıca bilmiştir.
Che’nin adalet arayışını, insanlığa olan düşüncelerini ve devrimce ve özgürlüğe olan inancını çocuklarına bıraktığı mektupta daha rafine bir şekilde görüyoruz.
“Sevgili Hildacık, Aleidacık, Camilo, Celia ve Ernesto
Eğer bu mektubu okumanız gerekirse bu, sizlerin arasında olmadığımdan olacaktır. Beni zar zor hatırlayacaksınız, en küçükleriniz ise hiç hatırlamayacaktır. Babanız düşündüğü gibi hareket eden bir adamdı ve kesinlikle inançlarına bağlıydı.
İyi bir devrimci olarak yetişin. Doğaya egemen olmayı olanak kılan tekniğe egemen olmak için çok çalışın. Devrimin önemli olduğunu ve bizlerin yalnız başımıza hiçbir değerimizin olmadığı hatırda tutun. Her şeyden önce de dünyanın herhangi bir yerinde herhangi bir kişiye karşı yapılan herhangi bir haksızlığı daima yüreğinizin en derin yerinde hissedebilin. Bu, bir devrimcinin en güzel niteliğidir. Sizi ufaklıklar, hep görmeyi umuyor ve kocaman kucaklıyorum“ derken de arayışını görkemli ifade ediyor.
Biz Kürdistan gerillalarına ilham kaynağı ve yüreğimize nakşolmuş Che’yle nasıl yaşamamız gerektiğine ve Che’ce nasıl yaşayacağımızın sorusuna cevabı Che’nin kendisi vermektedir. Devrime, yeniye, özgürlüğe, adalete olan inancını CİA işbirlikçileri ona silahı doğrulturken dahi “Castro’ya söyleyin; benimle devrim bitmedi, devrim sürecektir”
Evet, tüm emperyalist saldırılara ve düşmanca tutum ve yönelimlere rağmen “devrim bitmedi, devrim sürecektir.“
Devam Edecek…
“Zikzaklar siyaset sahasında niçin çok çizilir” diye, çok insan kendisine sorular sormuştur. Her birimiz bu soruya anladığımız kadarıyla cevap vermeye çalışırız. Ve ağırlıklı olarak oluşturduğumuz cevaplar, kendi yaşamımızda edindiklerimizden oluşur. Hiç şüphe yok ki; bu cevap arayış formülü çokta yabana atılamaz. İnsan yaşadıklarıyla vardır. Yaşadıklarını değerlendirebildiği kadarıyla da, zaten insan olmaya vakıf olduğunu gösterir.
Tarihi olarak kritik süreçten geçtiğimiz çokça söylendi. Ve bu doğrudur da. Kritik olması nazikliğinden ileri geliyor. Her an ters istikamete yol alabilecek böylesine dönemlere herkes duyarlı yaklaşmak zorundadır. Çünkü nazik olan süreçlerin kazandıracakları çok olacağı gibi kaybettirecekleri de fazla olabilir.
Kritik süreçlerin bu karakterinden dolayı yer yer yalpalanmaları, ileri geri adım atmaları, tereddüt geçirmeleri, duraksamaları, geri çekilmeleri görmek bizi şaşırtmaz. Ne de olsa kritik süreçler cesareti yüksek, düşünce hazırlığı fazla ve ruhsal donanımı tam olanlar tarafından ancak yönlendirilebilir. Böylesine donanımı olmayanlar için kritik süreçler gerçekten zorlu ve olmaması gereken süreçlerdir. Onlar ancak “keşke bu sürece denk gelmeseydim” diye dua eden tayfalardan olanlardır.
Yok, eğer birey kendisini lokomotif yani hassas sürecin yönlendiricisi olarak görüyorsa ve kendisini öyle lanse ediyorsa, o zaman yukarıda dile getirilen kararsız, bir arada iki derede kalan, olsam da olur olmasam da olur gibi yaklaşımları göstermemesi gerekiyor. İkircikli tutumları sergilememesi gerekiyor. Sürüklenmemesi gerekiyor.
Ve eğer bir siyasetçi -ki bu Türkiye’nin başbakanı sıfatını taşıyorsa- yalpalıyorsa, geri adımlar atıyorsa, karşıtlık içeren tavır ve davranışlar gösteriyor ise orada durup, bir derinliğine irdelemek gerekiyor.
Kürt açılımı, sonrasında demokratik açılım, kardeşlik projesi derken milli birlik projesi bu da yetmedi tek devlet, tek millet, tek bayrak ve “tek tek” demeye devam ediliyorsa, orada ruhsal ve kişilik değerlendirmelerine gitmek, çokta yanlış olmayan bir yaklaşım tarzı olacaktır.
Erdoğan gerilla ortamında olsaydı onu çözümleyen değerlendirmeleri her gerilla ortamında kalan yoldaş çok rahat yapabilirdi. Bizim siyaset yürütüş tarzımız bireylerin kişiliklerini ele alarak çözmek üzerine kuruludur. İnsanların politikaya olan etkilerinden yola çıkarak, psikolojik-ruhsal duruşlarını derinliğine ele alarak yaklaşım gösteriyoruz. Bu gerillaya ilk katılımla başlayan ve sürekli ilerleyen ve gelişme kaydeden bir sorun çözme yöntemidir. Bireyleri rencide etmeden ama bireylerin takıntılarını, sınıf eğilimlerini, sosyal etkileri derken bir bireyi var eden ne kadar yapı taşları varsa, hepsini ele alarak inceleyen bir yöntemdir izlediğimiz. Kesinlikle pozitivizmden uzaktır. Yani indirgemeci ve kalıpçı değildir. Yaratıcıdır. İnsanı derinlikli ele alan bir politika yapma sanatıdır. İsterseniz siz buna kuantimik deyin. Bizim için bu çokta fark etmez.
Şimdi Erdoğan’ı ele alalım. Erdoğan gerilla da olsa söyledikleriyle, yaptıklarına bakardık. Ve Erdoğan’ın söyledikleriyle, yaptıkları arasında muazzam bir uçurum olduğunu herkes görüyor. Doğrusu kendisi de görüyor. Yaptıklarıyla, söyledikleri uyuşmayan bireye biz sıcak bakmayız. Doğrusu sevmeyiz de. Özüyle sözü bir olmayana bizde fazla güven beslenmez. Söyledikleri ayrı pratik duruşu ayrı olanın ya ruhsal olarak takıntıları vardır, yani hastadır. Çoğu zaman böylesine hastalıkları biz sosyaliteden uzak bireylerde görüyoruz. Kendisini genele kabul ettirmek için büyük perdeden atıp tutmak, belki kabul edilmenin bir gerekçesi olabilir. Erdoğan’ın böyle bir sorunu umarız yoktur. Başka önemli bir durum ise söylenenle yapılanın birbirini tutmamasıdır. Söylem radikalse, uygulama yumuşak hatta liberalse bizim değerlendirmemiz daha farklı olmaktadır. Birey ya kararsızdır, yani bir baskı sonucu hareket ediyordur -siz buna toplumsal baskı da diyebilirsiniz-, ya da söylediklerine inanmıyordur, siz buna zındıklıkta diyebilirsiniz. Ancak daha farklı değerlendirmeler de mümkündür. Radikal söylemler, doğru söylemler ancak uygulama da geri adım atmalar, ikircikli duruşların çoğunu bizim kararsızlık olarak ele almamız yanlış olmaz. Yeterince inancı olmayanlar, yeterince barutları olmayanlar etrafta olup bitenlere çok fazla kulak astıkları için tüm davranışları çelişik oluverir. Yani mütereddit olur. Kararsız olur. Hiçbir hareketleri, başka bir hareketlerini tutmaz. Siz böyle insanlardan istikrar bekleyemezsiniz. Çünkü böyle insanlar günü birlik insanlardır. Böyle insanlar genelde kulislere oynarlar. Ve kulislere oynadıkları için güzel söz sanatını iyi becerirler.
Belki sivil ortamlarda dil gücü onları kurtarabilir. Ancak gerillada diliniz ne kadar güçlü olursa olsun, asıl önemli olan söylediklerinize ne kadar sadık kalarak yaşadığınızdır. Başka da hiçbir numaranızın anlamı ve kıymeti-harbiyesi yoktur, olamaz da. Öz ile söz birbirine uymadıkça ruhunuz ya kararsızdır, ya da zihinsel olarak farklı bir zihniyeti kamufle etmeye çalışıyorsunuzdur. Yani düşünceniz ayrıdır ancak kulislere dönük siyasetinizden dolayı, inanmış gibi yapıyorsunuzdur. Ya da çok kötü bir bireysel çıkar için siz bilerek yalana ve dolana başvuruyorsunuz. Biz gerillada buna provokatörlük diyoruz. Yani bilinçli yanlış yönlendirme…
Erdoğan gerillada olsa onu beş hususta ciddi yargılamaya tabi tutardık:
1-Söyledikleri yaşamıyla uyuşmuyor. Yani bir kandırma söz konusudur. Ve gerilla yalanı sevmez. Aldatmayı, aldatılmayı hiç sevmez.
2-Özüyle sözü bir olmayan bireyler genelde kararsızdırlar. Ve kararsızlık gerillanın en nefret ettiği kişilik özelliğidir.
3-Söylem radikal ancak pratik oldukça yumuşak ve zik zaklı. Burada var olan bir zihniyet sorunudur. Ve gerillada zihniyet sorunlarını biz eğitimle hal ediyoruz. Erdoğan’ı köklü bir eğitimden geçirmek yanlış olmayacaktı herhalde.
4-Zikzaklar yer yer tüm söylenenlerle çelişiyorsa ve kulislere dönük siyaset yapılıyorsa, orada korku, ürkeklik var ki buna biz oportünizm diyoruz. Ve bu oportünistlik kelimesi gerillada en büyük küfürdür.
5-Daha kötüsü bireysel çıkarı için siyasete soyunmadır ki, biz buna rantçı, hırsız ve provokatörlük diyoruz. Kendi bireysel güdülerini tatmine dönük ya da bazı çevrelerin temsilini dillendiren bir siyaset yürütüldüğü için biz böylesine tiplere, omurgasız kişilikler diyoruz.
Böylesi tiplere karşı biz çok sert mücadele içerisinde olduk, hep de olacağız!
- Ayrıntılar
Hani Allahınız vardı.
Hani İslamcıydınız ya.
Her yerde Kudüs geceleri düzenleyenler sizlerdiniz.
Üç bin kilometre ötedeki, Bosna, Filistin ve Çeçenistan’a uçaklar kaldıran sizlerdiniz.
Buralara mücahit olarak gidenlerden bazıları da sizlerdiniz.
Kamyon kamyon, gemi gemi yardımlar götüren sizlerdiniz.
Filistin’deki birinin, nefes alış verişini hissedecek kadar refleks sahibi olanlar sizlerdiniz.
Ama aynı okulu, aynı daireyi, aynı hastaneyi, aynı camiyi, aynı kahvehaneyi, aynı sokağı, aynı bahçeyi, aynı ilçeyi, aynı kenti ve sizlerin söylemiyle aynı ülkeyi paylaştığınız Kürdü katleden devletinize puta tapar gibi tapan da yine sizlersiniz.
Çoğu zaman da kuduz köpekler gibi harlaşıp, Kürtlere ırkçı saldırılar yapacak kadar katil güruhlara dönüşen sizlersiniz.
Hani Allahınız vardı.
Bunları yaparken, hani İslamcıydınız ya.
Filistin’deki bir çocuğa bir tokat atıldığında, meydanları dolduran sizlerdiniz.
Küçük Xezal -Ceylan- Lice’nin Xambaz köyünde füze ile param parça edilirken duymayacak kadar sağırlaşan, görmeyecek kadar körleşen, bilmeyecek kadar akıllsızlaşan yine sizlersiniz.
Zulmü yapan sizin devletiniz oldu mu, meşru görecek kadar zalimleşen müslüman olan da sizlersiniz.
Ya Kürdistan’da Kudüs geceleri düzenleyerek, Filistin adına müslümanlaşan Hizbullahçılar hani.
Kürde karşı ise Hizbul-Kontra’ya dönüşecek kadar, Türk devletinin tetikçisi olan Türk ırkçılığının çakma Hizbullahçıları hani.
Kürtlerin en güler yüzlü, en melek kadar temiz ve en yiğit genç kızları ile genç erkekleri kimyasal silahlarla katledilirken hiç bir insani tepki vermeyecek kadar, vicdanı biten de sizlersiniz.
Filistin, Bosna ve Çeçenistan için avazınız çıktığı kadar bağırdınız.
Elinizde ne kadar medya varsa harekete geçirdiniz.
Küçük Xezal’ın -Ceylan- bağırsakları, böbrekleri, ciğeri, kalbi, midesi, diyaframası, et parçaları ağaç dallarına asılacak, yapışacak kadar dağılırken medyanızda ne kalemler yazabiliyor, ne fotoğraf makineleriniz çalışabiliyor, ne de kameralarınız görüntü alabiliyor.
Hani Allahınız vardı.
Hani İslamcıydınız.
Hani Kahrolsun İsrail, Kahrolsun Rusya ve Yogoslavya diyen sizlerdiniz.
Ama İsrail, Rusya ve Sırbistan ile stratejik ortak olan Türk devletine bağlılık yemini eden yine sizlersiniz.
Hani Filistin, Çeçenistan için cami cami kumbaralar kuruyorsunuz.
Hani bakkal bakkal, mağaza mağaza sabit yardım sandıkları kuran yine sizlerdiniz ya.
Ama Kürdistan’ı işgal eden ordunuzun nezaretinde tüm zenginliklerimizi talan eden de sizler oluyorsunuz.
Bunu yaparken işadamı, güvenilir, hatırı sayılır büyük adam bile oluveriyorsunuz.
Küçük Xezal’a -Ceylan- füze atılan alayı yapan, Kürdistan’daki binlerce garnizon ve karakolu yaparak Kürtlerin kırımdan geçirilmesiyle cepleriniz dolarken vicdansızlaşan yine sizlersiniz.
Hey İslamcıların alayı nerede kaldı müslümanlığınız?
Hey İslamcıların alayı nerede kaldı ümmetçiliğiniz?
Hey İslamcıların alayı Türkü, Kürdü, Arabı, Lazı, Farsı, Çerkezi ve hepiniz nerede kaldı kardeşliğiniz?
Hey İslamcıların alayı size bir sorum olacak sizlerde Allah korkusu mu yoksa Türk devlet korkusu mu var?
Bence siz Türk devletinden korktuğunuz kadarının milyonda biri kadar bile Allah’tan korkmuyorsunuz.
Sizler Allah değil, Türk devletine tapıyorsunuz.
Böyle olmasaydı Küçük Xezal -Ceylan- Xambaz köyünde füze atışına tabi tutulurken, kalbura dönüştürülerek katledilirken tavır koyardınız.
Tavır koyacak ne bir ahlak, ne de insani bir duygu sizde var.
Çünkü alayınız münafıktır.
Çünkü alayınız putçudur, hem de Türk ırkçılığının putçularıdır.
Çünkü alayınız AKP ırkçılığının putçularıdır.
Çünkü alayınız zulümkardır.
Çünkü alayınız din satandır.
Din tüccarıdır. Paraya tapandır.
Çünkü alayınız fırıldakçıdır, dolandırıcıdır, hırsızdır, tecavüzcüdür.
Tüm bunlardan sonra soruyorum size.
Allahınız nerede kaldı?
Müslümanlığınız nerede kaldı?
Hani Allahınız vardı.
Hani İslamcıydınız..
- Ayrıntılar
Kürdistan 18’yüzyılda boydan boya bir isyanı yaşamışken Kürdistan’ın giderek siyasal olarak zayıflaması ve parçalanması gerçeğidir mirlik. Esas itibariyle gerilikleri olsa da Kürtlüğe yakın duran bir olgudur. Birçok aşiretin, aşiret üstü yapının hatta yer yer farklı azınlıkların içerisinde yer alan oluşumlardır. Ancak ne hikmetse Mir’ler Kürdistan da tasfiye edildikten sonra yerlerini -daha küçük olan ancak sayıca bol olan- Ağalık kurumunun almıştır. Anlaşılan şudur; Nakşîlik Osmanlılarla anlaşarak Kürdistan’ı daha fazla parçalara bölme sözü vermişlerdir. Belki de Osmanlıdan ziyade İngilizlerin daha küçük ve parçalanmış yapılar istemelerinden olacak ki Nakşîlik bu görevi gönüllüce yerine getirmiştir. Ve o gün bugündür Kürdistan da parçalanmışlık en küçük birimine kadar yaygın hale getirilerek derinleştirilmiştir.
İngilizlerin 1800’lerin başlarında Ortadoğu’ya sızmaları dikkate alındığında, Xalid Mevlana’nın o dönemler İngiltere’nin kolonisi olan Hindistan’da eğitim görerek tekrar Ortadoğu’nun göbeğine gönderilmesi düşündürücüdür. Acaba Nakşîlik İngiliz güdümlü ve İngiliz amaçlı sızdırılan bir tarikat mıdır(?) sorusu yabana atılamaz.
Bugünlerde neredeyse tüm Nakşî şeyhlerinin icazet aldığı ve onaylandığı merciler ABD ve İngiltere olduğuna göre böyle düşünmek çok da yanlış olmamalıdır.
19. yüzyılda topumun birçok değeri değişmiştir. Toplumsal sadakat aşiret reisliğine sadakati aşarak milli söylemler sadakati kapsamına alınmıştır. Fiili bağımsızlığa yönelen bir saldırıya karşı bir direniş geliştirerek gerektiği zamanda bazı değerler uğruna ölünebileceğini de ortaya koymuştur. Eskinin yıkılması sonucu yeni kurulamayınca toplum yaşamında bunalım baş gösterir. Karmaşa gelişir. Bu toplumsal bunalım ileriye doğru yol almayınca geriye dönüp bazı gerici değerlere sarıldı. Ve bazı gerici kurumlar için güç kaynakları oluştu.
Toprak aristokrasisine dayanan Emirlerin yıkılışı yerini ağalara ve toprak ağalarına bıraktı. Sonrasında aşiretler üstü bir kurum olan şeyhlik etkili olacaktır. Ağalar emirlerin topraklarında küçük çaplı çiftlik ticaret ve hayvancılık yapıyorlardı. Emirlerin yıkılmasıyla bu topraklarda mantar bitercesine ağalık öne çıktı. Osmanlı bu sürece hızlandırmak için 1858'lerde gerçekleştirilen Arazi Kanunu ile bunlara kolaylık sağladı. Bu toprak düzeniyle Kürdistan da ki özerk yapıya aslında son vermiş oluyordu. Büyük topraklar yüzlerce etkisiz kendisinin güdümündeki ağalara verilmiş oluyordu. Özünde Kürt yerel otoritesi merkezi Osmanlı otoritesi içinde böylece eritilmiş oluyordu. Geleceğin yeni bir işbirlikçi sınıfı böylece doğmuş oluyordu. Nasıl ki Nakşîliği bir “Tampon Fonksiyon” üslenmiş bir yapı ise benzer bir rolünde ağalar tarafından oynandığı kesindir. Biz buna bir toplumun yeniden kendisine gelmesinin önündeki barajlama girişimi diyelim.
Bugün halen Kürdistan’da etkili olan ve Kürt toplumsal yapısını bölmekten ve parçalamaktan öteye rol oynamayan ağalık kurumu 160–170 yıllık ömrü bulunmamaktadır. Kürdistan tarihinde kendilerinden istenenden daha fazla rol onayarak bu günde kraldan daha kralcı olmaları ve bu rolü oynamaları bu mirastan gelmektedir. Toplumun bağrına saplanmış bir hançer…
İsmail Beşikçi Hoca “Doğu Anadolu Düzeni” adlı yapıtında yukarıda dile getirilenleri kanıtlayan verileri sunuyor. “Mirler sonrasında ağaların ortaya çıkışını emirliklerin yıkılış dönemlerinde Babanları inceleyen Rich’ten aktaralım “1851’de tüm arazinin başka bir biçimde tapuya verilmedikçe Osmanlı imparatorluğuna ait olduğu öne sürüldü. (O güne dek Baban ailesinin elindeydi) ama bütün köyün tek bir kişinin malı olmayacağı yasası genellikle dikkate alınmıyor ve uygulanmıyordu. Fakat aşiret liderleri beyler rüşvet vererek bir kaç tanıkla köyü mülkü olarak tapuya yazdırıyor. Bu resmi işlevleriyle ilgili vergileri toplamak gibi etkili bir biçimde yürütebilmek için bir güç olmalıydı. Sonuçta kendilerinden önce bu topraklara sahip ataları bulunmayan bir grup toprak sahibi ortaya çıktı.”
Evet, yaşanan dönüşümün bir ürünü olarak bu feodal artıklar çıktı. Diğer yönüyle birlik gücünden yoksun kalan aşiretler tekrar kendi başlarına kaldılar. Birbirlerinden tecrit, kendi başına yaşayan, birbirleri ile çatışan, kan davaları başını alıp yürüdüğü bir kaos ortamı ortaya çıktı. Toplumsal yapı bölündü. Aşiretler birlikteliği olan emirlik-iktidarı süresinde-aşiret yapılanmalarını çözmemiş muhafaza etmiş, güç dengesi oluşturmak için teşvikte etmiştir. Aşiretler daha kötü bir vaziyette eski hallerine döndüler. Adeta bir parçalanma, kendi kabuğuna çekilme, keşmekeşlik ortaya çıkan tablo oldu. Bu hiç şüphesiz ciddi bir yaralanmadır.
Önemli diğer bir etkende Kürt tarihinde süzülerek gelen ihanettir. Her isyanda mutlaka karşıtının yanına geçerek isyan edenin karşısına dikilmesi görülmüştür.
Tasfiye edilen Mirliklerin ardından özenle gelişebilecek olası direnişlere karşı alternatif olabilecek kişilikler öne çıkarılmışlardır. Yukarıda dile geldiği gibi Kürt toplumunun yüreğine hançer gibi saplanacak olan ağalık kurumu kılıç artıklarından oluşturulacaktır. Özenle ele alınıp desteklenen bu parçalayıcı kurumu kırk iple de kendisine bağlamasını da bilmiştir. Bir taraftan bu yetiştirmeleri öne verirken diğer taraftan tehlike olabilecek kişilikleri ise idam sehpalarında ve Osmanlılara özgü olan kazıklara geçirme yöntemleriyle tasfiye etmeyi de ihmal etmemişlerdir. Yüzyıllardır uygulana gelen bu işgalcilerin politikaları yaşamı zehir zemberek edecektir. Bölüp zayıflatarak yönetmek bu olmalıdır. Kılıç artıklarıyla geçmişin direnen kesimleri arasına nifak tohumları ekerek ama ağacıkları destekleyerek bu toplumsal parçalanmayı derinleştirmenin yollarını aramıştır.
Ağalığın tarihi gerçekliği böyleyken kendini çok akılı sanan Türk genelkurmaylığı doğrusu kimi kandırıyor? Bizi ve halkımızı kandırmadığı kesindir. Ne de olsa biz ağalık kurumunun kime hizmet ettiğini iyi biliyoruz. Bir atasözü vardır; yiğidi öldür ama hakkını yeme diye. Kürdistan’da ağalığa, feodalizme en büyük savaşı açan biz iken, bize karşı ayakta kalabilmek için en fazla ayakta tutmak istediğiniz kurumlar ağalık ve feodalizm iken kalkıp Kürdistan’da ağalığın geriliğinde bir Türk genelkurmayın bahsetmesi demagogluk değilse tek bir kelimeyle naifliktir. Ya da cehalettir.
Kürdistan’da da değil, bugün dünyanın her yerinde PKK öncülüğünde gelişen onurlu insan mücadelesi en çok köhnemiş, geri, tutucu, muhafazakâr dogmatik yapılara karşı verilmektir. PKK bu bağlamda ağalığın cümle cemaat geri feodal yapı ve kırıntılarının panzehirdir. En fazla bu geri ve çağdışı yapıları savunan, özenle koruyan bir kurumun başındaki zatın böylesine bilmezce, cahilce ağalık üzerine görüş sunmuş olması Türk genelkurmaylığının ne kadar entel-dantel olduğu gözler önüne sermektedir.
- Ayrıntılar
Herkes PKK’li olamaz.
İsterse bile olamaz.
Çünkü PKK’lik, bir ruhtur. Bir uçuştur. Arşa yükseliştir.
Dağlarda, bayırlarda, çöllerde, denizlerde ve yangınlarda dervişane yaşama iradesine sahip olmadır.
PKK’lilik, bir yaşam tarzıdır.
Ama özgürce bir yaşam tarzıdır.
Hiçbir otoriteye, boyun eğmemedir.
PKK’lilik, her şeyden önce, kendin olmadır.
Her şeyden önce, külli insan olmadır.
PKK’lilik sahice bizim olup ta, bizim olmayan dünyaya kafa tutmadır.
PKK’lilik tarihte insanlığa yegane uygarlığı bahşeden atalarımızın izinden gitmedir.
PKK’lilik, mala, mülke kulluğu yerle bir etmedir.
PKK’lilik gerektiğinde bir güvercin kadar barışçı olmadır, gerektiğinde de bir şahin kadar bir vuruştur, düşmanı alt etmedir.
PKK’li olmak, her türlü karılığa karşı olmadır.
Hem toplum ile erkeğin sürüleştirilip karılaştırılmasına, hem de kadının karılaştırılmasına başkaldırmadır.
PKK’li olmak, bu asrın insanı olmamadır.
Bizim olmayan ne varsa hepsini reddetmedir.
PKK’li olmak, Avaşin nehri gibi duru olma, Zap nehri gibi coşkunca akmadır.
Cudi’ye Murada gibi kutsallık postunu giyme, Gabar gibi direnişe geçmedir.
Dicle ve Fırat nehirleri gibi, Mezopotamya’ya can vermedir.
Mezopotamya ovası gibi, canlı mahluk adına ne varsa külliyetini beslemektir, doyurmaktır.
PKK’li olmak, hayvanlaşmanın bile dibinde seyreden kapitalist modernitenin her türlü yaşam tarzına sırt dönmedir.
Tenezzül etmemedir.
Çürümüşlüğün ve kokuşmuşluğun en adi hali olarak görmedir.
PKK’li olmak, özgür yaşamanın en hakikisi dışında, her şeyi reddetmektir.
Tüm evreni bile verseler, elinin tersiyle iterek PKK’ce yaşamaktır.
PKK’li olmak yüceleşmektir.
PKK’li olmak, Amed’de düşmanın tankına karşı kendini taşla savunacak öfkeli yürek olmaktır.
Daha doğrusu Kürdistan’da birer küçük general olmaktır.
Dağlarda gerilla olmaktır.
Şehirlerde, köylerde, mahallelerde harıl harıl direnişi örgütlemektir.
Tüm kentlerde, metropollerde ırkçı Türk- Arap- Fars saldırılarına karşı Kürtleri savunmadır.
Kıssasa kıssas yapmadır. Asla intikamını yerde bırakmamadır. Hatta anında intikamını almadır.
PKK’li olmak, cellada, qelleşe, haine cehennemi göstermektir.
PKK’li olmak, onurluların en onurlusu olmaktır.
PKK’li olmak, son imparator ABD ile onun gardiyanı Türk ırk devleti, siyonist İran devleti, ırkçı Suriye Baas devletinin gazabını üzerine çekmedir.
Eğer bu zalim son imparator ile onun gardiyanı-bekçisi-jandarması- jenosidçi Tür devleti, mezhep putçusu İran devleti, sosyal ırkçı Suriye devleti ile diğer mezhep putçusu Irak devletine karşı direnme cesaretini gösterebiliyorsa biri PKK’li olur.
PKK’li olmak fırtınada, buzlu ayazda, çöl ateşinde, yağmurda, karda inanç ile, bilinç ile, tırnak ile umut ile direne direne yarına koşmadır. Hiç de bunları dert etmeden, engel dahi saymadan.
Bir yıldız gibi herkese star olmadır.
Starvan olmadır.
Gerektiğinde ve gün gelip çattığında, bazen aylarca bir lokma ekmek yemeden yaşamaktır.
An gelip çattığında da Amed zindanındaki gibi, çıplak bedenlerle direnişe geçmedir.
Dirhem dirhem erimedir. Dirhem dirhem erirken yeniden bir yaşamı yaratmaktır.
Bunları iyi bildiklerinden dolayıdır ki, hangi PKK gerillası veyahut militanına sorulduğu zaman hemen hemen hepsi der ki, “ben tam bir PKK’li değilim, PKK’li olmaya çalışıyorum ve bunun iddiası ile kararlılığına sahibim”. PKK gerillası ve militanı olmayıp ta destek verenler ise yurtseverdirler.
PKK’lik işte böyle bir şey.
Bu hakikat bilinirken, Türk ırk devleti ile yarattığı faşist güruhlar neredeyse gördükleri her Kürde PKK’lidir, dolayısıyla katli vaciptir diyerek harlaşmış kuduz köpekleri gibi saldırıyorlar.
En son olarak bakıyoruz ki, Bursa ile Amed takımları arasında oynanan futbol maçında yine böyle bir ırkçı saldırı Kürtlere karşı geliştirilmiş.
Irkçı saldırıdan sonra, Amed takımın yöneticilerinden Halit Ensarioğlu ile Çetin Sümer, – ikisi de ağa çocuğu- bazı inciler dökmüşler. Birincisi demiş “biz PKK’li değiliz”, ikincisi yani klüp başkanı Sümer de demiş ki, “ben PKK mıyım. Çok ayıp”. İkincisi tam da Türklerin xulamı gibi konuşmuş.
Sonuçta her iki ağa çocuğu da oracıkta xulamlaşmış. Kürde xulam gözüyle bakan ve bazılarını kendine xulam yapan, Türk’e karşı ise xulam olan ağalara, ağa çocuklarına bakın. Yani ırkçı Türk devletine diyorlar ki, bizler gibi xulamlarınız -köle- dışındaki tüm Kürtleri yok edebilirsiniz. Hem de karılaşmış bir üslup kullanarak, “ben PKK mıyım. Çok ayıp” üslubu karılaşmış kölelerin kullandığı bir üsluptur. Bunu bilesiniz sözde ağa çocukları.
Siz isterseniz bile PKK’li olamazsanız. PKK halkına karşı ağalık taslayan, sömürgecilere karşı ise xulamlık yapanlar ile onların efendileri tüm sömürgecilere karşı direnen en keskin kılıçtır.
Bunun içindir, diyoruz ki, PKK’lilik en yüce onurdur.
Bunun içindir, diyoruz ki, PKK’lilik en yüce onurudur ve en yüce onurlu Kürtlerin yeri de dağlardır.
- Ayrıntılar
Şuna bakın, suratına bakın.
Allah aşkına söyleyin bana.
İnsan adına bir hiscik bile var mı bu kimyasalcı katil ağa da.
Allah aşkına söyleyin bana.
Nerede köksüzler ahlak sahibi olmuş?
Allah aşkına söyleyin bana.
Nerede devşirmeler meşru görülüyor?
Allah aşkına söyleyin bana.
Şu Kürdistan, Anadolu ile Trakya’da ırkçılık ile cellatlık yapma ve kimyasal silah kullanma dışında hiçbir marifeti olmayan bu devşirmelerin ne işi var ülkemizde?
Nasıl oluyor da hiçbiri Türk değilken, en azgın ve ırkçı Türkçüler oluveriyorlar?
Allah aşkına söyleyin bana.
Kürdistan, Anadolu ile Trakya ülkesinde nice fidanları toprağa gömen, bu kimyasalcı katil ağaların içinde tek bir Türk var mı?
Kürdistan’da sürdürülen savaşın esas kördüğüm noktası, gordion düğümü burada gizlidir işte.
Köksüz olan, devşirme olan topraksızdır.
Kültürsüzdür. Tek köklü bir değeri yoktur.
Soysuzdur. Hormonlu yiyecekler nasılsa öyledir.
Sunidir. Sanaldır. Soyuttur. En tehlikeli virüstür.
Bir virüs nasıl ki, asıl hücreye yerleşerek asıl hücreyi yok ede yok ede o hücrenin yerini alıyorsa, bu köksüz devşirmelerde öyledir.
Bu köksüz devşirmeler Manastır’dan geldiler. Üsküp’ten geldiler. Selanik’ten geldiler. Kırım’dan geldiler. Dubrovik’ten geldiler. Lehistan’da geldiler. Endülüs İspanya’sından geldiler.
Sızdılar iktidara, sızdılar Osmanlı sarayına, kurdular İttihat ve Terakki partisini. Oldular en azgın Türk ırkçısı.
Sızdılar tarikatlara, sızdılar cemaatlere. Oldular en azgın ırkçı Türk-İslam sentezcisi.
Niye yaptılar?
Çünkü kökleri ülkemizde değildi.
Kültürleri ülkemizde değildi.
Köksüzlükleri ve kültürsüzlükleriyle iktidara yerleşmelerinin mümkünatı yoktu.
Öyle allem kullem ettiler ki, Avrupa icadı ırkçılığı getirip ülkelerimize yerleştirdiler.
Bunu modernlik adına, ilerleme adına yaptılar.
Bunu Türklük adına yaptılar.
Ve sonuçta iktidarı ele geçirdiler.
Oldular general, oldular işadamı, oldular profesör, oldular cumhurbaşkanı, oldular başbakan, oldular müsteşar ve çullandılar ülkemizin üzerine. Daraheni, Zilan, Agıri, Dersim ve nice yerlerde katlettiler dedelerimizi, nenelerimizi, yakıp yıktılar Kürdistan’ı. Annelerimizin karnını deştiler kasaturalarla. Ceninlerimizi çıkardılar.
Ankara’da Kemalist oldular, İstanbul’da sermayedar oldular, fabrikatör oldular.
Kürdistan illerinden Dersim’de laikçi oldular. Alevici oldular. Malatya, Maraş, Sewas, Elaziz, Erzirom, Maraş, Riha ve Dilok’ta ülkücü oldular. Amed’te, Batman’da, Wan’da ve Çewlik’te bazen nurcu, bazen de Hizbullahçı oldular. Şırnex’te, Colemerg’de korici, çete oldular.
Bin bir surata büründüler.
İşte bu devşirmelerden en günceli kimyasalcı katil ağaların ağası olan Kimyasalcı Katil Ağa Boşbuğ’dur.
1998 yılında ikinci ordu’da iken kendi denetiminde Cudi’nin Kela Kor dağında kimyasal silah kullanma emrini veren O.
2005 yılında Celemerg’in Çiya Reşke Dağın’da kimyasal silah kullanma emrini veren yine O.
Yıl 2009 bu defa yer Geliye Zap. Yine kimyasal silah kullanma emrini veren O.
Tüm bunları yapan O.
Kalkıp bilmem şu ne ağasıdır, şu ne ağasıdır diyebiliyor.
Esas ağa olan, hem de Kimyasalcı Katil Ağa olan Boşbuğ’dur.
Bundandır ki, halkımız “Kimyasal Açılım” pankartını açıyor.
- Ayrıntılar
Çözümlü kişilik diyor bir Kürt düşünürü, Önder Apo için: “Çözümlü kişi homojen olarak salt kendinden ibarettir. Ötekiyi varlığında taşımaz, bu nedenle onu dışında somut ve net olarak görür. Kişi ötekilerden ne kadar arınmışsa o kadar net ve saydam görür. Bulanık ve dağınıklığıysa ötekilerde oluştuğu kadardır. Kibirli olmaması bundandır. “
Ve devamla; “Öcalan’ın yaptığı kendi kendine politikadır, yani yapmak istediği politikayı kendine karşı deneyerek aldığı sonuçları yaymaya çalışır. Politikayı sevdirmek böyle olur ancak. Kendine politika yapamayan başkasına, başkasına politika yapamayan kendine politika yapamaz, yani kendini çözemeyen başkasını, başkasını çözemeyen kendini çözemez. “diye ekliyor.
Bugünlerde tartışılan “Kürt açılımı”na dönük çok şeyler yazılıp çiziliyor. Ve tuhaf olan ise birçok saygın yazar-çizerin bu açılıma yol açan süreci yeterince derinlikli ele alamamasıdır, ya da almamasıdır.
Öncelikle şunu belirtelim: Herkesin üzerinde buluştuğu, birkaç on yıl öncesinde Kürtlüğün yok olmakla yüz yüze oluşuydu. Kürtlük ayıplanacak ve utanılacak bir mevzubahis idi. Kürt kendisinden kaçan bir öğeydi. Horlayanların horlamaları giderek onda bir karşılık bularak adeta o da bu horlamaların doğru olduğuna inanacak bir merhaleye gelmiş dayanmıştı.
Sosyo-psikolojik olarak ele aldığımızda kendisinden kaçan, utanan bir bireyin komplekslerle dolu olacağıdır. Böyle bir kişilik isyancıdır, tepkicidir, yıkıcıdır, duygusaldır, hassastır, kırılgandır, asabidir ve daha da böyle kendisiyle barışık olmayan birçok özelliği sıralamak mümkündür.
Başkan Apo’nun öncülüğünde, PKK, başlattığı özgürlük mücadelesiyle Kürdün yukarıda saydığımız birçok özelliğini aştırdı. Yeni bir kimlik kazandırdı. Kendisiyle barışık bir Kürdü yarattı. Kendine güvenen bir Kürdü açığa çıkardı. Sorun sadece bir Kürt kimliğini açığa çıkartmak da değildi, onun da ötesinde özgür ve onurlu bir kişilik yaratmaktı. Yapılan da bu oldu.
Kürt açılımını tartışırken bu gerçekliği görmezden gelmek çok şeyi karıştırmak demektir. Çok şeyin hakkını vermemek demektir. Ve bugün Kürtlerin ezici bir çoğunluğunun meydanlarda inadına Öcalan diye haykırmasını duymazlıktan gelmek demektir.
Birçok saygın aydın-yazar bugünlerde Kürdistan’da geziler yapıyorlar. Ve vardıkları sonuçlar yukarıda izah ettiğimiz gerçeklerdir. Ve bu gerçekleri kimse tersyüz edemez. Tersyüz edemez, çünkü gerçekler her zaman çıplak olmayı sever. Ve Önder Apo her şeyin çıplak olmasını ve aynı derecede çıplak görülmesini kendi mücadelesiyle herkese gösterdi. Ve bu gerçekliği hiç kimsenin gücü inkâr etmeye yetmez.
Öncelikle bu realiteyi göreceğiz. Bileceğiz. Bu gerçekleri bilmeden, dikkate almadan yapılacak her siyaset ve girişim -niyetler temiz de olsa- sonuç almaz. Kaldı ki niyetlerin ne kadar temiz olduğunu her gün üzerimize yağan bombalardan ve yapılan onlarca operasyon ve saldırılardan görüyoruz!!!
Öcalan’dan söz ederken Sayın Gökhan Düzgün Önder Apo’nun çözümlü bir kişiliğe sahip olduğunu ve “Politikacıların çoğu ayarlı tiplerdir. Sorumlulukları hukuka göredir, yürekten değildir. Öcalan’ın sorumluluğu karşılıksızdır, anaerkil toplumdaki anaçlar gibidir. Anaerkil düzendeki kadınların soyuna karşı taşıdığı esirgeme, kollama ve soyunun varlığını sürdürme içtenliğidir. Kendi lehine soyundan hiç bir beklentisi yoktur. Sadece onların yaşama yeterliliğine ve güvencesine erişmelerini ister. Bu türden bir sorumluluk ne kanunlarla verilmiş bir yetkiye benzer ne de seçilenlerin seçmenlerine hoş görünme kaygısını andırır. Öcalan’ın sorumluluğu tamamıyla içgüdüseldir “ diyor.
Şimdi bu noktada durup birkaç söz söylemenin tam zamanı: Kürdistan’da düşünceleri hem en köktenci yani radikal olan kişi Önder Apo’dur hem de politikada en esnek, uzlaşmaya açık, yapıcı, mutlaka çözümler bulunmasında ısrar eden yine Önder Apo’dur. Kürt sorunun çözümü için elinden geleni yapmaya her zaman hazır olmuştur. Tek bir şartı vardır; onursuzluk dayatılmayacaktır -onursuzluk insanların ruhunu ve karakterini bozan bir dayatmadır-, özgürlüklere ket vurulmayacaktır -özgürlüksüzlük insan olma arayışlarından vazgeçmek demektir ki bu da kendini ret etmek demektir-, boyun eğme istenmeyecektir -boyun eğme insanlıktan çıkmaktır-. Başka da her konuyu en etraflıca tartışmaya açık neredeyse tek insandır. Bunun için önerdiği düşünceler mutlak değildir. Sorunun ya da sorunların çözülmesi için her daim konuşmaya hazırdır. Eğer gerçekten amaç bekçiyi dövmek değil de üzüm yemekse yapılması gereken de budur.
Türkiye aydınlarının, yazarlarının, sanatçılarının ve tabi ki en başta da siyasetçilerinin yapmaları gereken ilk husus şuna karar vermeleridir: Üzüm mü yenilmek isteniyor yoksa bağcı mı dövülmek isteniyor? Bu soruya verilecek cevap eğer üzüm yemek ise o zaman yapılması gereken hiçbir gerekçeye sığınmadan, hiçbir ürkekliğe, utangaçlığa ve tereddütte girmeden Önder Apo’yu çözüm sürecine dahil etmektir. Çözümlü bir kişiliğin takıntıları olmadığı için kendisiyle barışıktır. Kendisiyle barışık olan bir insanın başkalarıyla barışı en iyi sağlayacağı muhakkaktır.
Bu gerçekliği iyi görerek TC’nin iktidar odakları bir an önce kriz siyasetini terk etmelidirler. Krizler ve sorunlar üreterek insanları yönlendirme ve gütme siyasetini terk etme zamanı çoktan gelip geçmiştir.
- Ayrıntılar
Aslında bugün yazmayı düşünmüyordum. Hem biraz yorgunluk, hem de sonbahar kırgınlığı vardı üzerimde. Her halde biraz soğuk algınlığı.
Dağlarda serin gecelerin başladığı mevsimdeyiz.
Gerçi bazıları ve bu bazılarının olduğu kesimlerin coğrafyalarında daha kısa kollu tişörtler giyiliyor ve teravih namazından sonra dondurma yeniyor.
Ama dağlar böyle değildir, serin yayla çiçeklerinin boyun büktüğü gecelerin içinden geçmekteyiz. Ve kendisi dingin olan ama siyasetin o ikiyüzlü yalancılığının geliştiği bu topraklarda özellikle bu sene çok da durgun olmuyor bu sonbahar. Ya da olamıyor.
Kürt sorununa ve olası çözüm tartışmalarına yönelik ahkam kesmeler, gündoğumunda fidan gibi askerle yapılan ayak üstü espriler, cesur adamların işi olarak gösterilen gaste-towerler, eleştiri adı altında türlü küfürler ve tüm bunların yanında dur durak bilmeyen ölümler, öldürmeler....
Geçenlerde Hakkari'nin sümbül dağlarının yamaçlarında gerçekleştirilen operasyonlarda türkü gibi direnen yiğitler de vardı tüm bunların yanında.
Mesela bir Ramazan vardı orada, kod adına Dılgeş deniliyordu, aslında onun da bizim de yani dağlarda herkesin kod adı özgürlükle yoğrulmuş bir yaşamın içinde edinilmiş kimliğin bir simgesi oluyordu. İşte bundan dolayı da çoğu kod adı, aslında o arkadaşın, gerillanın yani bir insan canının kendisi oluyordu. Ramazan'ın da bundan çok farklı bir durumu yoktu. Siz ramazan da diyebilirsiniz ama ben her zaman olduğu gibi Dılgeş heval demeye devam edeceğim. Neden mi? Daha Mart ayının sonunda onun yanından ayrılırken, bir daha ki görüşmede diye bir cümle kurmuştu ve demokratik siyasi zeminin tüm bölgede yerleşmesi yönündeki beklentilerini bana uzun uzun anlatmıştı. Doğru ya o size göre teröristti.
Fakat o sizin gibi öldürmek için yaşamıyordu. Eğer hala aradaki fark diye bir soruysa bütün maksadınız o yaşamak için ölüyordu. Bundan gayrısına söz de yetmiyor ve düşüncenin o kadar aşağılarında olanlar; bu yazı kesinlikle size bir şey sunmuyor.
Adına Dılgeş diyorduk. Gerçekten hem adı hem de kendisi tam anlamıyla coşkulu bir yürekti. Büyük bir ihtimalle de adı ondan Dılgeş'ti.
O kadar inanmış ve o kadar bağlanmıştı ki, dağın eylemine ve Önderliğinin ilkelerine, daha önceki senelerde canından bir parça, sağ ayağının bilekten sonrasını vermiş olmasına rağmen kopmuyordu bu tutkudan, bu dağlardan. Bırakın kopmayı gün geçtikçe daha da çok bağlanıyordu ve daha çok coşkun bir yürek olarak dılgeş'leşiyordu. Binlerce askerin ve üstün teknolojik imkanların yürüttüğü saldırılar sonucunda, kendisine ve adına yakışan bir şekilde sonuna kadar direndi.
Ve o çok sevdiği dağlarda, özgür yaşamanın kutsal yolunda sonuna kadar yürüdü. Daha sonraki Dılgeşlere yol gösteren, nasıl yaşanılması gerektiğine yön veren oldu.
Şimdi bazıları bu tartışmaların içinde Dılgeş'i nereye koyacak? Terörün tanımını hangi insanlık erdeminden nasibini almış olanlar dürüst bir şekilde yapacak? Ayağının bir kısmını daha önce bir mayına vermiş olan bir gerilla mı, bütün teknolojik imkanlardan faydalanan ve binlerce insanı bu kirli, savaşa sürükleyen devlet mi terörist? sorularına kaç taneniz doğru düzgün cevap verecek? Bırakın teraneyi sulandırmayı, Kürt halkının yaşadığı bütün acıları koşulsuz bir şekilde sineye çekmesini isteyerek, elinde topla tüfekle bu insanları öldürmeye giden devlete şakşakçılık yaparak, bu ülkenin sorunlarını çözmeyi, Kürtleri kandırmayı ciddi ciddi düşünen kaç ahmak daha var içinizde?
- Ayrıntılar