Ahmet Altan, “Kürtlerle Dertleşme” adında bir makale yazmış.
Makalede kelime dansını yapmış.
Sonuçta makalesini Türk ırk rejiminin ve Türk ordusunun cellatlığını, soykırımcılığını ve sömürgeciliğini meşrulaştırmak üzere kurgulamış.
Ve döktürmüş de, döktürmüş.
Döktürürken, şöyle demiş:
“Uluslararası hukuka göre yeryüzündeki her devletin, dağlardaki silahlı insanlara karşı operasyon yapma hakkı var.”
Döktürmeye devam ederken bizim Altan, ya realiteyi kabul edersiniz ya da teslim olursunuz diktesini bize kabul ettirmeye çalışmış.
Altan kendini akıllı, bizi ahmak yerini koyuyor.
İsminin önünde aydın sıfatı var ya, damarlarında asil Türk kanı var ya, bunlar olduktan sonra ne söylerse söylesin, ne yaparsa yapsın onu haklı kılacağını zannediyor.
Ma kimlerin torunu…
Ya Allah, ya Allah nidalarıyla Kürdistan’ı işgal eyleyen bir paşanın torunu.
Bu şanlar, bu ünvanlar, bu sıfatlar ve bu asilzadelikler olduktan sonra, birde O’nun Allahı ile hükümranı olan ordu yaz dedikçe, O’da kalemi eline almış ve bizlere uluslar arası hukuk dersini vermiş.
Ama yanılıyor.
Uluslararası hukuk, Altan’ın iddia ettiğinin tersini söylüyor.
Buna uluslararası hukuk da demeyelim. Devletlerarası hukuk diyelim. Devletler halkların düşmanı olmasına rağmen, yine de onların hukukunda Altan dediği gibi bir realite yok.
Eğer gerçek hukuktan bahsedeceksek, işte sana uluslararası hukuk Sayın Altan:
Bak uluslararası hukuka göre, BM Ekonomik, Sosyal ve Kültürel Haklar Sözleşmesi’nin birinci bölümünün birinci maddesinde ne yazılmış haydi birlikte okuyalım:
“Bütün halklar kendi kaderlerini tayin etme hakkına sahiptir. Bu hak vasıtasıyla halklar kendi siyasal statülerini serbestçe tayin edebilir ve ekonomik, sosyal ve siyasal gelişmelerini serbestçe sürdürebilirler.”
Bu maddeye göre Kürtlerin kendilerini yönetmesi gerekiyor. Türk devletinin askeri işgal, ekonomik sömürgecilik, siyasal sömürgecilik ile kültürel soykırımı devam ettirmesi, soykırım suçu kapsamına girmektedir.
BM, soykırım suçunun önlenmesi ve cezalandırması sözleşmesinde soykırım suçu ikinci madde de şöyle tanımlanmıştır:
“Ulusal, etnik, ırksal veya dinsel bir grubu, kısmen veya tamamen ortadan kaldırmak amacıyla; bu herhangi bir gruba mensup olanların öldürülmesi, bedensel veya zihinsel zarar verilmesi, grup mensuplarının bütünüyle veya kısmen fiziksel varlığının ortadan kaldıracağı hesaplanarak, yaşam şartlarını kasten değiştirmek, doğumları engellemek, çocukları zorla başka bir grubu nakletmek.”
Bu soykırım maddesine göre Kürtler toplu olarak on binlerce, yüz binlerce ve milyonlarca katledildi ve hala katlediliyorlar mı?
Evet.
Kürtlerin ülkesi Kürdistan, TC tarafından onlarca defa yakılıp, yıkıldı mı?
Evet.
Milyonlarcası Kürdistan’dan çıkarılmadı m?
Evet.
Bunu yapan kim?
TC.
Kürt çocukları, Türk YİBO’ları, ilkokulları, ortaokulları, liselerinde kültürel soykırımdan geçirilerek Türkleştiriliyor mu?
Evet.
Bu kırım yöntemini de yeterli görmeyen soykırımcı TC, Gül, Erdoğan, Emine Erdoğan, Gülen ile Türkan Saylan’ın kırımcı şefliğinde “Türkiye Okuyor”, “Anne Kız Okuldayız”, “Haydi Kızlar Okula”, “Baba Beni Okula Gönder” kampanyalarıyla tüm Kürtler soykırıma uğratılmaya çalışılıyor mu?
Evet.
İşte bu soykırıma karşı uluslararası hukukta meşru savunma hakkı verilmiş mi?
Verilmiş.
Buna göre uluslararası hukukta şöyle deniliyor:
“Demokratik siyaset, barışçıl yolların engellenmesi ya da tıkanması durumunda meşru savunmaya geçilmesi hakkını kullanmak tüm halkların en doğal hakkıdır.
Buna göre bireyler, toplumlar ve halklar kendi varlıklarını, kimliklerini, siyasal ve kültürel haklarını, temel hak ve özgürlüklerini korumak amacıyla meşru savunma temelinde şiddet kullanabilirler. “Ulusların Kendi Kaderini Özgürce Belirleme Hakkı da” buna dahildir.” Onlarca antlaşmada meşru savunma hakkının kullanılması hakkı verilmiştir.
1949 Cenevre Konvansiyonu, 1948 Evrensel İnsan Hakları Bildirgesi, 1960 Sömürge Altındaki Halklara İlişkin Antlaşma, 1969 Irk Ayrımcılığına İlişkin Antlaşma, 1981 Afrika Şartı, 1993 Viyana Konferansı, 1998 Roma Antlaşması gibi antlaşmalarda birey, toplum ve halklara meşru savunma hakkını tanımıştır.
Tüm bu antlaşmalara göre, TC’nin Kürdistan’da bulunması gayri meşrudur.
TC’nin Kürdistan’ı işgal etmesi, Altan’ın iddia ettiği gibi bir realite değildir.
Eğer Altan buna realite diyorsa, o zaman Altan, Hitler faşizmini de bir realite olarak görüyor. Aynı şeyi Saddam dönemi, ABD’nin Vietnam işgali içinde düşünüyor herhalde.
Anlaşılan Altan liberalizmin ruhuna uygun olarak kötülük ideolojilerin hepsinden birer parça alarak ekletizm yapmış, üzerine biraz demokrasi sosunu sürmüş.
Ve herkesi haksız, kendini haklı görmeye başlamış.
Hem nalına, hem de mıhına vurmakta.
Herkese karşı, devamlı kendini haklı çıkarmakta.
Ordular karşıyım der, Türk ordusunun Kürdistan’ı işgal etmesine realite der.
Liberalliği Türk Devleti ve Ordusu söz konusu olunca, bir çırpıda Türk ırkçılığına dönüşüverir.
Ha Altan hakkında şunu da söyleyeyim:
Bir dönem AtaKürt diye bir makale yazmıştı.
O makalesi çalıntıdır.
PKK militanlarının, Amed zindanlarında iken mahkemede yaptıkları bir savunmayı olduğu gibi çalarak makale haline getirmiş. M. Tanboğa onların yaptıkları savunmada Altan’ın makalesinin geniş şekli var.
Öyle bir ırkçı rejimle mücadele ediyoruz ki, bu rejimin bulunduğu ülkede en aydınım ve en liberalim diyebilenin bile dünyanın en militarist ve despotik anlayışına sahip olduğu Altan örneğinden anlaşılıyor.
PKK, bunları tek tek bilerek, eylemsizlik kararını bir buçuk ay daha uzattı.
Ve sonuna kadar da uluslararası hukuk ile varoluşundan gelen bir hak olan meşru savunma hakkını kullanacaktır.
PKK, meşru savunma hakkını kullanırken, Altan gibilerinin teslimiyet dayatıcı akıllına ihtiyaç duymaz. O aklı, başkalarına da vermesinler. Çünkü o akıl köleleştirici akıldır.
Ahmet Altan eğer aydın ise aydın olmanın vicdanına sahip olur.
Türk sömürgeciliğini ve askeri işgalini meşrulaştırmak aydın olmak değil, olsa olsa soykırımcılığın kalemşör vakkanuvüsçülüğü olur.
- Ayrıntılar
Serin bir bahar sabahı uyanıyorum, daha gün tam olarak ağarmamış. Alt tarafımızda usul usul akan çayın sesinin yanı sıra birkaç aceleci sakalar ve üveyik kuşlarının sesi kaplamaya başlıyor coğrafyamızın önemli bölümlerini, yani hayata dair işaretlerini sunuyor zaman yine bu tarifi mümkünatsız mekânda.
Bilirsiniz emek için yaşayan insanların günü güneşten önce başlar. Bu öteden beri süregelen bir alışkanlık olduğu gibi bir yaşama saygısı da olmaktadır. Büyüklerimizin dediği gibi; “güneşten sonra güne dadanmanın anlamı yoktur”. Yani yaşamak çoğu zaman bir eylemdir, bizim coğrafyamızda ise yaşamanın bir eşanlamı da dadanmak olmaktadır. Öyle ki bir uğraşıdır, emek istiyor çoğu zaman. İzah etmeye çalıştığım husus şudur; yaşamak öyle kalem oyunlarından ziyade, hani hep denildiği gibi bir şerit misali aktığında göz bebeklerinin koyaklarında daha kutsal bir anlama kavuşturuyor kendini.
Serin çayın gürül gürül çağlayan sularına daldırıyorum ellerimi, yüzümü şevkle yıkıyorum. Yanı başımda sağa-sola gidip gelmekte olan canlar topluluğuna “rojbaş” diyor ve geçiyorum naif kahvaltımızın önüne. Demli bir çayın buğusu kaplıyor ilk sohbetlerimizin atmosferini sonrasında, çökelek konuluyor tabaklara ve daha birkaç günlük ömre sahip yavan ekmeğimizde sürüyor kendisini ortamıza. Çaya yakın olduğumuzdan dolayı nane kokusu tütsü misali çarpıyor yüzümüzün kavrukluğuna ve uzaklardan uyanmaya başlayan keklikler kınalı gagalarının titrek hareketleriyle, güne merhaba dercesine ötmeye başlıyor. Yaşamak diyoruz ya her defasında adını sanını bile doğru düzgün tartamadığımız halde, doğanın içinden akan derin bir ırmak oluyor bir zaman ve dur durak bilmiyor.
Güneşin ilk ışınları tepeleri yalayıp geçmeye başladığında TV’yi açıyoruz. Ve karşımızda ilk haber olarak “Hakkâri’nin Çukurca ilçesinin kırsalında askeri aracın mayına çarpması sonucu yedi askerimiz şehit düştü” diye bir ses atıyor kendini üzerimize. Nedense aklıma ilk önce Ali Gewer arkadaşın annesi geliyor ve onun o bilgece sözleri; “Tekoşer benim ilk şehidimdi, Ali de son şehidim olsun” diyordu. Yaşam ile ölüm arasında ne zaman bir fay hattı harekete geçse, benim aklıma ilk anneler geliyor. Yedi askerin annesini de düşünüyorum. Acaba onların kaçıncı kere kor yerine dönüyordu yürekleri. Ve hepsinden önemlisi sonuncusu muydu?
Tabi zaman kaybetmeyen kravatlı ve bol makyajlı simsarlar kaplıyor ekranların köşe başlarını ve başlıyor yüksek perdeden gazel okumaya. Ve nedense hepsinin yüzleri timsaha çok benziyor! Sonra ayrıntıların içine serpiştirilen kınamalar boy boy piyasaya çıkıyor. Devlet erkânı tam tekmil olayı nefretle karşılıyor, şiddetin bu toprakları bir an önce terk etmesi temenni ediliyor.
Olayın bütün girintilerine baktığımda gözüme takılan önemli bir nokta soru işareti olarak duruyor önümde ve çok iyi biliyorum ki; kimse bunu cevaplayamıyor. Operasyona çıkan bir araçta patlayan bu mayın, sabahın ilk dakikalarında gündemin başköşesine kurulurken, neden bu operasyonların durmadığına veya durdurulmadığına yönelik kimse kelamın ya da kelamların belini bükemiyor.
Şimdi kendi hükmünü vermiyor doğa, yani insanoğlu uzay çağında kocaman çelişkilerin eşiğinde tüketmeye çalışıyor bütün değerlerini. Hayatın içinde yedi askerin yaşamı bir sabah ışığında yitip gidiyor, bu askerlerin ölmemesi sonucunda başka hayatlar yitip gidecek sabah ışıklarının ilk kırılganlıklarında. İşte bütün mesele ve sözün gediğe selam verdiği yer!
Daha dün Ali’nin annesi, Beritan’ın annesi, Sidar’ın annesi, bugün de askerlerin annesi. Yani değişen çok fazla bir şey olmuyor. Kimisi fırsattan bahsediyor, kimisi genel aftan, kimisi de kendi membasında ihanetten! Ama Ali, Beritan, Hasan, Mehmet toprak oluyor ve anneler sonuncusunun ne zaman olacağını titrek göz kapaklarının arasında ve ömür yüklü yüz hatlarında soruyor. Buna cevap verebilecek yürek gerekiyor hepi topu.
Öğlen kendini parçalamış bulutlar semalarımızda süzülme sevdasına bulaşmışken, o tanıdık sesler gelmeye başlıyor uzaklardan. Ya da kendini muasır sanan o zihniyetin karanlıklarından. Yaşam fiili bir eylemdir ve tepkili motorların kanat altlarında kocaman füzeler basit bir ironinin tekerrürü oluyor. Uçakların bombaladıkları yerlerin uzaklarda olduğuna bir türlü inanamıyorum ve içimde yaşam denilen o kardelen çiçeği bütün enkazların üstünde tutmaya kendini devam ediyor. Ve hatta daha da inatlaşıyor. Şairin dediği gibi “uçak babalarımıza selam söylemiyor” ve medeniyetin tek dişi olarak acıyı sağaltmak yerine, kendince yeni yaraların irini olmaya devam ediyor. Kim bilir belki de akşamın ya da güneş ışığının son ışıklarının gündemini de bu şekilde oluşturmak istiyorlar simsarlar. Sesler daha da gürleşince önce keklikler sonrasında da hem üveyikler hem de sakalar kaçışıyor bir yerlere.
Aslında sözün çok budaklanmasına gerek de kalmıyor. Bir günün ilk ve son ışıkları hayatınızın temel bileşkesi olarak kendini vuruyor yerküreye. Operasyona giden bir arabada mayın patlıyor askerler ölüyor-aslında askerler ölmeye ve öldürmeye gidiyor, sonra uçaklar geliyor-selam söylemek için değil de, hayatı bombalamak için. Anneler ise fark etmeksizin soruyor sonuncu ne zaman olacak diye? Yaşamın saygısı; kendini onure edebilmektir. Yaraların çoğaltılması ve barut kokusunun tüm dünyalara öyle veya böyle teneffüs etmesi gün fazlalığı değil de ne? Devran yürümeye devam ediyor, ya gerçekten bütün fırsatların takkesi tek tek düşürülecek ve insanlığımızın her bir parçası kendini onure ederek yaşayacak, ya da gez-göz-arpacık denklemi kendini bin yıllara yaymaya devam edecek.
- Ayrıntılar
Önce Besta, sonra Çırav ve bir sonra Amed’in Hedik civarı. Ve bir sonra daha Serhat’ın Melezgir’i.
Peş peşe geliyor şahadet haberleri.
Her haberi aldıkça ciğerim yanıyor, öfkem taşıyor.
Her haberi aldıkça diyorum ki, alçaklık olur da bu kadar olur.
Her haberi aldıkça diyorum ki, namertlik olur da bu kadar olur.
Her haberi aldıkça diyorum ki, kalleşlik olur da bu kadar olur.
Her haberi aldıkça diyorum ki, düşmanlık olur da bu kadar olur.
Her haberi aldıkça diyorum ki, kan içicilik olur da bu kadar olur.
Her haberi aldıkça diyorum ki, bu devletten öte yeryüzünde faşist ve ırkçı bir devlet yoktur.
Her haberi aldıkça, bu kan içici ırk rejimine karşı intikam duygum bileniyor.
Bir bir tanıdığım mevzidaş, silahdaş, duygudaş, sırtdaş arkadaşlarımın şahadeti yüreğimin yükünü ağırlaştırıyor.
Yüreğim ha patladı, ha patlayacak diyorum.
Atom bombasının patlamadan önceki en son halini alıyorum.
O an da diyorum ki, şimdi düşman garnizonlarına füze hızında girsem, Zilan’ca patlasam.
Ancak böylece ele avuca sığmayan, ne bir düşman kuşatmasında, ne de bir düşman pususunda şehit düşemeyeceğine inandığım Xezal’in yoldaşı Xezal gibi narin Şehit Celal’in intikamını alırım.
Kahpe düşman, on binler gelseydiniz onu şehit edemeyeceğinizi biliyor muydunuz?
Kahpe düşman, onlarca defa on binlerce askerinizle her geldiğinizde, gök gözlü, ruken yüzlü Celal’e hep yenildiğinizi biliyor muydunuz?
Biliyordunuz herhalde.
Bundandır ki uçak kullandınız. Helikopter kullandınız.
Kahpece ve alçakça.
Katlettiniz, hüzün nedir hiç tanımayan yaşam gülü komutan Şervan’ı ve diğer can arkadaşlarımızı.
Katlettiniz Amed’deki asi gerilla komutanı Beritan’ı, direngen Sema’yı, vakur komutan Ali ve Selmas’ı.
Ya bahar nehirleri gibi coşkun Hebun.
Ya tek başına ordu olabilen Deniz.
Ya katledilen diğer can arkadaşlar.
Tek tek yazamıyorum, tek sayamıyorum.
Bu katletmeler yanınızda kalmayacak.
Vuruşacaksanız, askerce vuruşun.
Yiğitlik, fırsat kollayarak ve namert bir şekilde eylemsiz kararın olduğu bir dönemde saldırmak değildir.
Böyle bir dönemde saldırıda bulunmak alçaklıktır. Namertliktir.
Bu namertliğiniz ile alçaklığınızın hesabı sorulacaktır.
Namertler, alçaklar.
- Ayrıntılar
Malımıza tak ettiler.
Dilimize tak ettiler.
Tarihimize tak ettiler.
Hepsinden de daha önce, güneşin ülkesi, ülkemize tak ettiler.
İşgal u talan ettiler. Önce üstünden girdiler, akabinde altından girdiler.
Hafifinden başladılar. Aşar aldılar. Ağırlaştırdılar.
Emdiler, alın terimizle ürettiklerimizi. Adına vergi dediler.
İşgal ettikleri Rumeli diyarları bir bir ellerinden çıkınca, devşirme ordusu yeniçeri ocağının kaynağı tükendi.
Vaziyet böyle olunca, merkezileşme dediler. Ve Kürdistan’a askere alma seferlerini başlattılar.
Zulme ve işgale direnen annelerimiz, genç kızlarımız Türk askerlerine esir düşmektense, önce 1836 yılında Garzan’da kendilerini uçurumlardan attılar, kendilerini Botan nehrini attılar. Bu bir direniş geleneğine dönüşünce, daha sonra genç kızlarımız ve annelerimiz kendilerini, Munzurların yalçın kayalıklarından attılar.
Kendilerini Munzur nehrine attılar.
Türk askerleri esir düşürdüğü genç delikanlılarımızı zincirlediler. İhtiyar delikanlılarımızı da zincirlediler.
Doldurdular garnizonlara babalarımızın ve annelerimizin grup grup perperişan dedelerini. Bizim dedelerimizi. Zamanın delikanlılarını.
Katlede katlede alıştırdılar askere.
Katlede katlede alıştırdılar ve dediler ki, bu kanundur.
Dediler ki, devlet malıdır.
Zivimizi, kromumuzu, kütük kütük dalyan cevimizi, davarımızı, keçimizi ve kanımızı , canımızı aldılar götürdüler. Silo silo buğdayımızı, arpamızı, sütümüzü ve peynirimizi, suyumuzu ve elektiriğimizi, petrolümüzü aldılar ve götürdüler.
Stranımızı aldılar götürdüler. Adına türkü dediler.
Çirokumuzu ve destanımızı aldılar ve götürdüler. Adına hikaye dediler.
Adına Keşan’lı Ali Destanı dediler. Robe Cotyar stranını kirlettiler adına Beyaz Gül, Kırmızı Gül dediler.
Maddi ve manevi neye gücü yettilerse gaspettiler, çaldılar.
Yattılar üzerine. Sermayeye dönüştürdüler.
Fabrikaya dönüştürdüler.
Onlar oldular zengin.
Biz olduk fakir u fukara.
Bu bizim hikayemiz midir, bizim hakikatimiz midir?
Bilen bilir, anlayan anlar.
Ama bilen ve anlayanlar bilir ve anlarlar ki, PKK bu hikayeye dur dedi.
Bizim olmayan bu hakikate dur dedi.
Gerçeğin dili ve eylemini başlattı.
Grup kurdu, parti kurdu, gerilla ordusunu kurdu.
Savaştı, direndi.
Betonu yardı. Çatlattı. Yeni nesil dağ çiçekleri açtı, çatlayan beton yarıklarından.
Yenilmez gerilla ordusundan, yenilmez demokrasi ordusuna yol açtı.
Artık yolu açıktır Kürt halkının.
Ama ve lakin tehlikelerde mevcuttur.
Çünkü burası Ortadoğu.
Kurtar, sofra kurmuş bu coğrafyaya.
Kurtlar, sofra kurmuş Kürdistan’a.
Havalar da ayaz ufkunda zelal değil ki.
Sis var, duman var.
Kim bu havayı sever biliniyor.
Çatışmazlık süreci olabilir.
Kaldı ki, KCK’nin verdiği sürede tükeniyor.
Kala kala on gün kaldı.
Yine de Türk demogogların demogogluğu almış başını gidiyor.
En aydın geçinen M. Ali Birand’ta işi laçkalaştırıyor.
Diyor ki, “PKK silahı omzunda dolaşmasın.
O zaman, asker ve polis de üzerlerine gitmez”.
Bu ovalar bizim, bu dağlar bizim.
Bu köyler bizim, bu kasabalar bizim.
Bu kentler bizim, bu ülke bizim sayın çok akıllı Birandlar.
Burada omzunda silah taşıma hakkı da herhalde bizimdir.
Burada omzunda silah taşıma hakkı olmayan da, Türk askeri ve polisidir.
Bu savaşın nedeni, ülkemizin işgal altında olmasındadır.
Bu savaşın nedeni, Türk askeri ve polisinin omzunda silah ülkemizde dolaşmasıdır.
Asker ve polis terk eylesin ülkemizi, ne tek bir asker, ne de tek bir polis ölür.
Ve tek bir gerilla da şehit düşmez.
Hal böyle olunca, ne savaş, ne de barış söz konusu olur.
Ne de ateşkes veyahut çatışmasızlık söz konusu olur.
O zaman, Kürdistan da Özgür olur.
Türk halkı isterse ve direnirse Türkiye’de demokratik bir ülke olur.
ÖZGÜR BİLGE
- Ayrıntılar
Bir cumhurbaşkanının bölge ülkelerine yönelik geliştirdiği her türlü ziyaret, her daim önemli olmuştur. Fakat yapılan ziyaretlerde gerçekleşen açıklamalarda, o ziyaret edilen ülkenin de taraf olması göz önünde bulundurulması gerekilen bir durum olmaktadır. İran devleti son yıllarda geliştirdiği saldırı politikalarıyla, başta Türkiye devletine yönelik ikiyüzlü bir komşuluk ilişkisi içerisine girmiş ve bunun yanında kürt halkının da mazlum mücadelesinde, savaş konseptinde geliştirdiği yaklaşımıyla, tarihten getirdiği mirasını yani kirli devlet politikalarının çıkarı doğrultusunda her türlü yaklaşımı gösterme politikalarını çok çıplak bir şekilde sergilemekten geri durmamıştır.
İlk söylenen kelime üzerinden kabul etmek gerekir ki, türkiye kamuoyunda çok ciddi bir gündem oluşmadı. Seçimlerin öncesine denk gelen bu kelimeler türkiye’de çok ciddi bir etki yaratmadığı gibi seçim sonrası türkiye’sinde, DTP’ye yönelik geliştirilen saldırılarla, seçimin mağlubiyetini bu şekilde hafifletebileceğine ya da siyaseten üstün olamadığı DTP’yi, sözüm ona Hukuk maskesiyle alt etmeyi planlayan ve bunu pratikleştirmeye çalışan bir devlet politikası gündemi oluşturdu türkiye’de.
İşte ne olduysa bu dönemden sonra oldu. Bir gazeteci, KCK yürütme konseyi başkanıyla yaptığı röportajları bölümler halinde gazetesindeki köşesinde yayınlanmaya başladı. Türkiye gündeminde bu röportaj birinci derecede gündemi oluşturdu ve hatta birçok tartışmayı kendi ekseninde geliştirmeye başladı. Kimileri gerçekten de “ARTIK YETER” söylemini daha yüksek sesle ifade etmeye başladılar, kimileri taban politikasıyla 30 yıllık savaş gerçeğini iç içe görmede ısrar eden at gözlüklerini çıkarmayı hiç düşünmediler.
Yine bu dönemde balkanlarda geziye çıkan Gül, “bu sorunu çözmek zorundayız, devletin bütün kurumları bu noktada daha cesaretli bir şekilde tartışıyor” gibisinden açıklamalarda bulundu. Bunun yanında “fırsat” tan da söz etti. Ondan sonra herkesin diline dolanan bir fırsat kelimesi hayata gözlerini açtığı gibi bu hızlı söylemlerin arkasında ciddi bir açılımın olup olmayacağına dahi bakılmaksızın milliyetçisinin, ulusalcısının, hatta aydınının da ağzına farklı cephelerden gelip yerleşti.
Hükümette buna benzer söylemler geliştirildi. İsimlerin Kürtçe olabileceğinden tutalım da, anayasanın değişmesine yönelik kimin ne önerisi varsa açıklansın gibisinden açıklamalar yapılarak, aslında kürt sorununun türkiye’de sadece bir hükümetin değil, genel anlamda toplumun ve türk devletinin bütün dokularının ortaklaştırdığı akıllarıyla çözümü geliştirebilecekleri bir sorun olduğunu bu söylemlerle çok yakıcı bir şekilde hissettirmiştir.
Sonraki günlerde Gül, bu sefer de Suriye’ye yaptığı ziyarette yine çeşitli kelimeler kullanarak, türkiye’deki gündemler halkasına bir yenisini daha ekledi. “herkesi göreve çağırdı”, “bu konuda inisiyatif aldığını” söyledi. Bir cumhurbaşkanı olarak bunların söylenmesi elbette çok önemlidir. Fakat burada da dikkatten kaçmayan bir nokta var ki, iran’da yapılan söylem de geçerli olan bütün noktalar, Suriye içinde geçerli olmak zorundadır. Özellikle son yıllarda kürt halkına yönelik acımasız saldırılar geliştirilen Suriye devleti bu sorunda taraftır. İran’ın yaptığını Suriye’de neredeyse harfiyen uygulamaktadır. Bunların kürt halkına yürüttükleri temel politika, kürt-türk çatışmalarının derinleştirilmesidir. Eğer cumhurbaşkanı bunların farkında ve bu temelde oralardan bu söylemleri yaparak onlara da mesaj vermeye çalışıyorsa, bu politikayı ve girişimleri sürecin gelişmesine önemli katkılar sağlayacak tutarlı diplomatik adımlar olarak değerlendirmek ve algılamak kaçınılmaz olacaktır. Fakat söylemlerde bunların olması rağmen, bu devletler ile kendi köklü devlet geleneklerinin komplocu siyasetinde yeni bir saldırı konseptini hazırlamak amaç ise, bunun başarı kazanma şansı fil’in İngilizceyi öğrenebilme şansından daha azdır. Bu noktaları özellikle 29 mart’tan sonra gelişen dönemde daha iyi görmeleri gerekmektedir. O temelde şunu net bir şekilde görmek gerekir ki; bu sorunun çözümünde bir noktadan başlanılarak bütün düğümler peşi sıra çözüme kavuşturulmak zorundadır. Kendi dinamikleri içerisinde geliştirilecek çözüm her zaman daha kalıcı olacaktır. Bu temelde şimdiden felaket tellallığı yapmak gibi bir amacımın olmadığını belirtebilirim. Fakat açıklamaların çok olmasına rağmen, adımların biraz rötarlı olması da (en azından iyimserliğimle ben gelişmeyen adımları rötarlı olarak görüyorum) dikkat çekmektedir.
toprak cemgil
- Ayrıntılar
Siz hiç gökyüzünü bilir misiniz? Gece yatmadan önce seyre daldığın milyonlarca yıldızı, daha kaybolmadan sabah vaktinde yerlerinde bulmanın heyecanını tattınız mı? Bir dağın zirvesindeyken, altında kalan bulutlarda her renge bürünen gün ışınlarını hiç hafızanıza kaydedebildiniz mi? Yoksa bunları sadece ünlü ressamların tablolarına mı borçlusunuz?
Siz hiç birbiri arkasına dizilmiş, her biri bir tarafa koşuşan ama bir o kadar da ahenk içinde çalışan karıncalardan emek dersi aldınız mı? Ya da hiç ummadığın yerde karşına çıkan ve bir anda da kaybolan yabani keçilerden hızlı ve gizli olabilmeyi öğrenebildiniz mi? Peki gece gündüz demeden oyun oynamaya doyamayan sincaplardan, tüm dünyayı bir kenara bırakarak çocukluk nasıl yaşanılır anlayabildiniz mi? Kuşların sesindeki, atların gözlerindeki mananın sırrına erebildiniz mi? Yoksa siz tüm bunları La Fontaine’nin fabllarına mı borçlusunuz?
Siz, düşen bir palamudun filiz vererek toprağa ulaşmasını ve ardından kök saldığını görerek bundan yaşam mücadelesinin nasıl verilebileceğini öğrenme başarısını gösterebildiniz mi? En basit bir canlının milyonlarca yıllık bir geçmişe sahip olduğunu doğanın dilinden dinleyebildiniz mi? Peki siz sıradan bir meşenin yaprağındaki desen ile kendi yaşamınızın akışı arasındaki bağı kurabildiniz mi? Yoksa siz tüm bunları ortaokuldaki biyoloji derslerine mi borçlusunuz?
Siz, kendisi aç iken ekmeğini size veren bir arkadaştan yeni bir toplum nasıl oluşturulur öğrenebildiniz mi? Ya da kendisi yaralıyken size gülümsemesini bilen bir yoldaşın yarattığı umuttan haberiniz var mı? Peki ufak bir çakı ile mevzi kazarken tüm insanlığı tasarlayan bir savaşçıdan insanlık bilinci aldınız mı? Tüm bunlara rağmen halkına karşı kendisini borçlu hisseden gerilladan vicdan nasiplenebildiniz mi? Yoksa tüm bunları çocukken okuduğunuz kahramanlık öykülerine ya da izlemeye doyamadığınız Hollywood filmlerine mi borçlusunuz?
Çok bilmişler okur mu bu yazıyı? Pek sanmam…
Çok bilmişler cevaplayabilirler mi bu soruları? Hiç sanmam…
Dağlar zaten bizim. Şehirler de sizin olsun diyeceğim ama kusura bakmasın çok bilmişler; herkese müjdeler olsun ki, yeniden düzenlemek için, şehirleri de alacağız kirli ellerinden.
16. 05.2009
Bışar Andok
- Ayrıntılar
Günlerdir medya gerçekleri yansıtmaktan, aramaktan çok salt olay muhabirliği yapıyor. Hatta gerçeğin anlaşılmaması için bin bir konuyu piyasaya sürüyor. Yapılan tam bir manipülasyon. Hukukta, bu yapılanlara bir tür delil karartması da denebilir. Karartma yapılan haberlerle, sunulan bilgilerle yapılıyor.
Olay ilk olduğunda söylenen şey ya terör ya da töre cinayetiydi. Sanki tüm basın merkezleri böyle bir şey için çoktan hazırlanmıştılar. Birkaç gün önce Genelkurmaylık tüm basını boşuna toplamamıştı. Yıllardır basın devlet ve orduca şuna alıştırılmıştı: Bölgede yapılan her türlü katliamın faili ya PKK ya da töredir. Yani sonuçta suçlu Kürt'tür. Kürt her zaman bir suçlu, Kürtlüğe dair her şey bir suçluluk potansiyelidir. Zaten yıllardır devlet pek çok politikasıyla bunu herkese yansıtıp dayatmıyor mu?
Olayın ne bir töre ne bir PKK saldırısı olmadığı çok nettir. Bunu o köyde sağ kalanlardan biri içişleri bakanına çok net söylüyor.
Bu yazı da değinmek istediğim başlıca iki nokta var.
Birincisi bu katliam devletin silahı ve mermisiyle sekiz “Kürt” tarafından yapılmıştır. Kürt birey ve toplum gerçekliği öyle bir hale koyulmuştur ki gözünü kırpmadan birkaç kuruş para için 44 akrabasını katledebilmektedir. Bu yüzyıllardır Kürt halkına, işbirlikçi Kürt bireyine dayatılan bir politikadır. Başkalarının tetikçisi olmak. Başkaları için yaşamak. Başkalarının kimliğiyle yaşamak.
Bunu destekleyen geri feodal toplumsal kalıplar halen Kürdistan’da mevcut. Ve bu yapıların koruyan güç devlet. Çünkü feodal toplumsal şekillenmelerle toplum bölünüp istendiği gibi yönlendirilebiliyor. Bunu devlet özellikle 12 Eylül süreciyle beraber yoğun bir şekilde yapıyor. En somut örneği Kürdistan’daki AKP milletvekillerinin büyük bir çoğunluğu aşiret reisleri.(örneğin Ağrı AKP milletvekili Yaşar Eryılmaz Hasansori aşiretinin ağasının oğludur. AKP Doğubayazıt belediye başkan adayı Ali Konyar Koti aşiretinin lideridir.) Bu salt AKP’nin değil TC’nin Kürdistan’daki yıllardır uyguladığı politikadır. (Bucak gerçeği en yalın örnektir.)
İkinci nokta da birinci noktayla bağlantılıdır. Hem feodal yapıları koruyacaksın(Kürdistan’ın örgütsüz kalması için, geri kalması için okulsuz, fabrikasız bırakacaksın) feodal egemenleri Kürt halkını ezmek için bir araç olarak kullanacaksın. Sonra da yapmış olduğun katliamları örtmek için bir araç olarak kullanacaksın. Osmanlıda oyun çok! derler. Son olanlar da bir oyun. Kirli bir oyun. Bu oyun deşifre olmuştur.
Şimdiye kadar tüm olanlara sessiz kalanlar ve kullanılan tüm kesimler olayı iyi görüp anlamalı, kendi olmanın savaşımına katılmalıdır.
Orhan Hamdi
- Ayrıntılar
Mardin Mazıdağı Kerte köyünde büyük bir katliam yapıldı.
Basın, devlet olaya töre cinayeti diyor.
Gerçekten öyle mi?
Söylenen katliam töre cinayetiymiş. Ne töresi diye sormak gerekiyor.
Bu töre de neyin nesi?
Olaya ilişkin bir yazısında Mehmet Kamış şöyle diyor:
“Bunun cehaletle, husumetle, terörle açıklanabilmesi mümkün değil. Nedeni ne olursa olsun bu tam bir toplumsal travma halidir. Şiddetin herkesi boğmaya başlaması halidir. Bu, ölümün, kanın, kan dökmenin sıradanlaşmasının neticesidir.”
Bu tanımlama eksik bir tanımlama hatta yanlış bir tanımlamadır. Cesur değildir. Doğruları söylemekten uzaktır.
İşin doğrusu devletin korucuları kullanarak yaptığı bir katliamdır. Bu devlet töresi sonucu yapılmış bir katliamdır. Devletin töresi ne der: “bekaanı korumak için ne gerekirse yapacaksın!”
Kürt halkının dirilişini direnişini sindiremeyen devlet bu direnişin, bu dirilişin mimarı Kürt özgürlük hareketini karalamayı hedefledi ve aynı zamanda sizi istediğim zaman katliamlardan geçirebilirim dedi. Birkaç korucuya birkaç kuruş para ve bazı farklı vaatler… Sonrası bildiğimiz gibi.
Söylendiği gibi şiddetin herkesi boğmaya başlaması halini dayatan devlettir. Her türlü şiddetle onlarca yıldır yaptığı çeşitli katliamları farklı boyutları, farklı şekilleriyle yapıyor. Son olayın tek farkı yeniçağın gerektirdiği elbiselerin giydirilmiş olmasıdır.
Ancak olayı hem biraz süreçle, hem haberlerde anlatılanlarla birlikte yorumladığımızda devletin bu katliamın tek faili olduğunu göreceğiz.
Öncelikle siyasal sürece bakalım:
Yerel seçimlerde Kürt özgürlük hareketi devletin beklentisinin tersine yükselişe geçti.
KCK eylemsizlik kararı verdi.
Kamuoyunda Kürt sorununun çözümü umutları filizlendi.
Buna karşı TC ordusu yerel seçimlere kadar ara verdiği askeri operasyonlara başladı.
DTP ye karşı büyük bir operasyon başladı.
Kısacası Kürt özgürlük hareketinin barış çabalarına, adımlarına, demokratik siyaseti geliştirme çabalarına karşı devlet Kürt halkının iradesini kırmak için son gücüyle uğraşıyor.
Anadolu ajansının geçtiği haberi de okuyacak olursak:
“İçişleri Bakanı Beşir Atalay, Adalet Bakanı Sadullah Ergin ile Tarım ve Köy işleri Bakanı Mehdi Eker’in köyü ziyaretinde başsağlığı dilediği köylülerden Osman Çelebi, (46) Bakan Atalay ile bir süre sohbet etti.
Çelebi, Bakan Atalay’ın "Bu olayı nasıl açıklıyorsunuz, sorun neydi?" sorusunu, şöyle cevaplandırdı:
"Sayın Bakanım, aramızda bir sorun yoktu. Dünden beri herkes bu konunun peşinde. Ama buradaki herkes biliyor ki aramızda en ufak bir husumet, dargınlık yok. Bunlar öz ablamın çocukları. Onların amacı bizi tamamen silmek ve olayı terör örgütüne mal etmekti.”
Bu kadar net bir durum varken halen farklı yorumlar yapmak doğru değildir.
Yıllar sonra (1990’lara benzer) devlet toplu sivil katliamlarına başlamıştır. Bunu ört pas edilmesine aklıselim namuslu olan herkes karşı çıkmalı, bu sürecin önüne geçilmelidir. Bu katliamın üstündeki perdenin kaldırılmasını başarılamazsa bu katliamın planlayıcıları Türkiye’yi bundan sonra buna benzer katliamlara boğacaktır.
Hoşimin Fırat
- Ayrıntılar
Bu dönemler birçoğunuza tanıdıktır, yani yabancısı değilsinizdir. Hayatımıza isyan ve protestolar girince, ilk elden doğruyu ve güzeli aramaya koyuluruz. Onlara doğru bir yolculuk bütün düşüncelerimizi, hatta ruhumuzu sarmaya başlar. Bunlara da çok fazla karşı koyamayız. Çünkü ancak bu yollarda ilerleyebildikçe güzelin ve doğrunun, ab-ı hayatında kendimizi pak eyleyeceğimize yönelik yürek dolusu bir inancı, yerleştiririz göğüs kafesimizin sol köşesine.
Mücadele eşiğini aşmaya başladığım bu dönemlerde, hayatıma giren ikinci önemli 6 ise Mayıs ayına düşmüştü. Aslında sonraki dönemlerde daha çok direniş ve öfke düşecekti bu Mayıs’a… Fakat benim bilincimde gelişen ve Mayıs’ı sorgulatan, bunun ötesinde sistem denilen o acımasız çarkın tarihini, bugününü ve yarınını, belli fikirlerin istikametinde yorumlamaya çalışmam olmuştu. Sonrasında nereden elime geçtiğini tam hatırlayamadığım bir kitapta Gülünün Solduğu Akşam’ların olduğunu da öğrenmiştim Mayıs’ta… Belki de yiğidin, kardeşliğin ve türkünün adı olmuştu Deniz, Hüseyin ve Yusuf…
Sonrasında isyanın ötesine, yani engin bir denize ulaşmayı hedef belledim. Bu hedefi felsefe edinmiş bir gerilla olarak, şimdi memleketin ahvaline bakıyorum, Mayıs’ın mayasında mıdır? Diye düşünüyorum. Bu kadarını nasıl barındırır kendinde. Feodal örgüler tarafından kalıplandırılan bir toplum nosyonu, batısında yer altına doluşturulan bombalar, doğusunda ise omuz hizasında kollara yapıştırılan bayrağın yanında yazılan “geçici köy korucusu” sisteminde katledilen 44 insan…
Ve basında HC’nin yaptığı röportajlar, yani K. Irak notları. KCK Başkanlığının yaptığı açıklamalar ve çağrılar var. Önemli bir noktada “akil adamlar”a değiniliyor. Aslında çözümün güzergâhı çok net bir şekilde anlatılıyor, ortaya konuluyor. Nedense bazı akilsız adamlar orasından, burasından anlama çabalarında canhıraş bir efor harcamakta ısrar ediyorlar. (İ. Berkant gibileri) herhangi bir olgu da ya da bir sorunda çözümün ortak paydalarda gelişebileceğini hiç mi düşünemiyorlar? Hele hele Kürt sorunu gibi yüzyıllara yayılmış ve bu coğrafyanın kangrenleşmiş sorununa böylesi bir yüzeyselliğin getirisi ne olabilir? Diye fikir üretemiyorlar ya da plaza aydıncılığında menfaat güdüyorlar…
Bu altıncı gününde gündemde bunlar var bu yörelerin ve ben artık Mayıs’ın daha derinliklerinde hissediyorum “halkların kardeşliğinin” bir slogan olmadığını, bunun bu coğrafya’da birlikte yaşamın besmelesi olduğunu da biliyorum. Fakat bunun yol göstericileri ve savaşçıları olmak gerektiğine yönelik sarsılmaz inancımda, bedenimin nabzı olmakta.
Burada ben türkü gibi geceye nakşişleyen yiğitlere ve doğruluk ile güzelliğin ab-ı hayatına adananlara sesleniyorum; zamanı kendini öğüten bir ritüel olarak görmüyorsanız, isyan etmeye başlayın bir yerlerinden altı’ların… otuz sekinci yılındayız ve Zap’a köprü yapanların anılarına sahip çıkabilmek için, bu tepeden tırnağa değin kardeş ve genç bedenlerin kanıyla sulanmış düzene daha güçlü protesto edin. Unutmayın! Biz pir sultan abdal’ların torunlarıyız ve deniz’lerin, İbo’ların, Haki’lerin, Kemal’lerin devranı takipçisiyiz… Böylesi bir tarihi kültürün hâkimiyetinin olduğu bu memlekette “bir olması gereken canlarız” ve ölümün bile ensemizde olduğu zamanlarda “yaşasın halkların kardeşliği” diye haykırmalı ve onu bir yaşam uğraşısı haline getirmeliyiz… Ancak böyle Gülümüz Solmayacak Mayıs’larda…
toprak cemgil
- Ayrıntılar
Bu devlet, devşirmelerin devleti.
Bu alçakların ve devşirmelerin tahtına oturduğu Kürdistan, Anadolu ve Trakya ülkesi ise, bizim ülkemiz.
Gel gör, ne yazık ki,
Bu ülkenin geleceği alçaklara teslim edilmiş.
Gel gör, ne yazık ki,
Bu ülkenin geleceği devşirmelere teslim edilmiş.
Gel gör, ne yazık ki,
Bu ülkenin geleceği soysuzlara teslim edilmiş.
Gel gör, ne yazık ki,
Bu ülkenin geleceği inkarcılara teslim edilmiş.
İşte bu alçaklardan dolayıdır ki,
İsyan ediyoruz.
İşte bu soysuzlardan dolayıdır ki,
Dağlara çıkıyoruz.
İşte bu devşirmelerden dolayıdır ki,
“Berxwedan Jiyane” diyoruz.
İşte bu inkarcılardan dolayıdır ki,
Fetul-Münafıkçılar ile Hizbul-Kontracılara “yaşasın cehennem”! diyoruz.
Buna isyan eden, sadece Kürdistan gerillası değildir.
Şimdilerde Türk profesörleri bile, isyan etmeye başladılar.
Cumartesi günü Ankara’da, “Toplumsal Uzlaşı” adıyla sivil toplum örgütlerinin katıldığı bir toplantı yapıldı.
İşte o toplantıda söz alan Prof. Dr. Kadir Cangızbay şöyle diyor.
“Beni inkar eden olursa değil dağa, Ay’a bile çıkarım. Beni inkar etseler isyan ederim. İnsanlar inkar edildiği için isyan ediyor.”
Ve devam ediyor.
“Eğer yerde yatan bir kadının yüzüne tekme atarsan, işte ben bunu yapanlara alçak derim. Buna herkesin karşı çıkması gerekir. Yere düşen bir kadının yüzüne tekme atan polise ben alçak derim, Ve buna alçak demeyen de uzlaşmadan bahsedemez”.
Bunlar havada söylenen sözler değil.
Bunlar Kürdistan’da yaşandığı için bir prof isyan ediyor.
Bunları yapan Türk polisi olduğu için bir prof isyan ediyor.
Batman’da, Wan’da Kürd kadınları yerlerde istif yapıldı.
Yerdeyken Fetul-Münafıkın Türk ırkçı zihniyetiyle eğitilerek robotlaştırılan polislerce yüzleri tekmelendi Kürt kadınlarının.
Cölemerg’de kadavra parçası Türk kafatasçı timi tarafından Seyfi Turan’ın kafatası önce dipçikle çatlatıldı.
Bununla da yetinmedi.
Yerde tekmelendi.
Bunu yapan Fetul-Münafık zihniyetli ırkçıTürk polisi.
Seyfi çocukcağız daha 14 yaşında.
Kan revan içinde.
Yaşayıp yaşamayacağı daha belli değilken.
Nasıl ki, 12 Eylül cuntacıları Erdal Eren’in yaşını 18 çıkarıp idam ettilerse, 12 Eylül cuntacıların iktidara getirdiği zihniyet Fetul-Münafıkçılarda Seyfi’nin yaşını 17 diye basınlarında verdiler.
Yani bizim Seyfi canverseydi, Fetul-Münafıkçı iktidar çocuk öldürdü demesinler diye, hemen bir kalemle yaşını 17’ ye çıkardılar.
İşte bizim isyanımız, bu Türk putçusu ırkçı Fetul-Münafıkçılar ile onların katil başı Gürçü Katil-Qerdoğan’adır.
İşte bizim isyanımız, Yahudi Katil Boşbuğ’a dır.
İşte bizim isyanımız, Yahudi Sabahattin Işık Koşaner’edir.
İşte bizim isyanımız, Yahudi Abdullah Gulfıroş’adır.
İşte bizim isyanımız, Yahudi Babacan’adır.
İşte bizim isyanımız, Arap Atalay’adır.
İşte bizim isyanımız, Yahudi İrgun Saygun’adır.
İşte bizim isyanımız, devşirme ve mason CİA ajanı Fetul-Münafıkadır.-Fetullah Gülen-
İşte bizim isyanımız, Yahudi Atilla Işık’adır.
İşte bizim isyanımız, Türk olmayan bu devşirmeleredir.
İşte bizim isyanımız, Türkten daha Türkçü olan bu soysuzlaradır.
Bu inkarcılaradır.
Türkiye halkına ve ülkeye değildir.
Bizzat bizim isyanımız, Türklerin ve Kürtlerin kendi kendini yönetmesi içindir.
Kürt ve Türk halklarının bu kan içici devşirmelerden özgürleşmesi içindir.
İşte bizim isyanımız, bu devşirmeler güruhunun Kürd kadınları daha yerdeyken yüzlerini tekmelerinedir.
İşte bizim isyanımız, bu devşirmeler güruhunun Seyfi isimli çocuklarımıza dipçikle vuranlaradır.
Yerde tekmeleyenleredir.
İşte bizim isyanımız, Kürdistan, Anadolu ve Trakya halkları ağırlıkta Kürt ve Türk iken ismi geçen devşirmelerin ülkemizi yönetmesinedir.
İşte bizim isyanımız, ismi geçen inkarcılar, soysuzlar,katiller, alçakların Kürtleri ve diğer halkları inkar etmesinedir.
Bu alçaklara, inkarcılara, soysuzlara ve devşirmelere isyan etmeyende ya alçaktır, ya inkarcıdır, ya da soysuzdur.
Bunu eğer bir Türk profesörü söyleyecek düzeye kadar gelmişse, onun söylediği gibi değil dağlara, aya bile çıkarız.
Sırf kimliğimizi ve insanlık onurumuzu korumak için.
Vallahi de, billahi de , tıllahi de dağlara çıkmaktan başka yol yoktur.
Vallahi de, billahi de, tıllahi de er veya geç bunu inkarcılara da öğreteceğiz.
Bunu alçaklara ve devşirmelere de öğreteceğiz.
ÖZGÜR BİLGE
- Ayrıntılar